Geçen hafta kaybettiğimiz bir akrabamız nedeni ile aile çoğunluğu bir araya geldik. Artık biz de düğün ve cenazelerde görüşen ailelerden olmuşuz. Tabi ki herkes ayrılırken görüşelim es geçmeyelim dedi. Ama öyle olmayacak şüphesiz...
Bir an gelir, tanıdıklar ölmeye başlayınca hayatının sonsuz olmadığını anlarsın demişlerdi. Gerçekten öyle oluyormuş. Yaşlılar ölüyor, çocuklar genç oluyor, bense hep genç kalacağımı sanıyordum. Hakikat insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor.
Tam yerine denk geldi manzara koyduk misali bu düşüncelerin üstüne Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'ni izledim. Fikir çok parlak: Yaşlı doğan bir bebek ve büyürken gençleşmeye başlıyor. Hayatı tersten yaşıyor ve bir insanın yaşamı boyunca karşılaşacağı olaylar onun hayatında da yaşanıyor. Fakat film güzel olmaktan uzak. İzlemeyi zorlaştıran bir sürü detay verilmiş.
Bir adamın hayatının tamamını anlatmaya çalışmanın yarattığı bir sıkıntı bu belki ama çok daha kısa ve çarpıcı olabilirdi. Hayatları belli bir dönem için çakışan Benjamin ve Daisy'nin farklı yaşlanma özellikleri yüzünden ayrılmaları gerekir bir nevi ayrı dünyaların insanıdırlar. Hikayenin, bu aşkın kadın kahramanının şimdiki zamanından takip edilmesi ise çok gereksiz yere filmi sıkça bölüyordu. Keşke Titanic'teki gibi geçişlerle bu anlatım olayını keyifli hale getirecek çözümler bulabilselerdi.
Sonuçta öleceği gözüyle bırakıldığı huzurevinde büyüyen ve aynı yerde ölen Benjamin'in tuhaf hikayesinin söylediği en önemli sözler "hayatta seni ne bekliyor bilemezsin" ve " herkes kendi yolculuğunda yalnızdır".
Bizim çok sıkça kullandığımız "Kısmet" de hikayeye ufak da olsa renk katmış... Sonuç olarak Brad Pitt ve Cate Blanchett'in oyunculukları çok çok iyi ve Babel'den sonra bir kez daha çok yakışıyorlar.
"Ne kadar uzun sırıklara sahip olursak olalım, kendi ayaklarımızla yürürüz." Montaigne
28 Ocak 2009 Çarşamba
Abarack Gubarack

Barack Obama sonunda görevinin başına geçti. Değişim isteyenlerin oylarıyla. Yılbaşından 20 Ocak'a kadar geçen süre içerisinde İsrail kendi hakkını korumak için (!) Filistin'e saldırdı. 20 Ocak'ta Obama'nın göreve geçtiği gün Filistin'den çekilmeye başladı. Bütün kirli işler Bush yönetiminde kaldı. Temiz bir sayfa açılmış oldu (mu), White House kadar white hatta.
İlk Ellen De Generes'ta izledim güzel dansını sonra da kutlama balolarında. En azından Bush kadar eğlenmeyi sevdiği açık. E hayatta bir dans değil mi zaten?
--------------------------------------------------------------------------------
Hızlı hızlı bir telaşla eve gitmeye çalışırken ki sonrasında uzun uzun tvye veya uzun süredir bitirmeye çalıştığım kitaba bakabilmek istiyordum yukarıdaki manzara çıktı karşıma. Cep telefonu ile çekebildim ama olsun...
--------------------------------------------------------------------------------
İnsanları cahillikleri veya anlamadıkları için eleştirmek doğru olmamalı, yapıyoruz ama olmamalı. Ama anlamaya çalışmamak için bir ceza olmalı. Dinlemeyi bilmemek de en büyük suçlardan.
Davranışlar için ise keşke bir ağırlıklı not ortalaması olsa. Yapılan davranışın özelliği ile değerini çarpsak. En son negatiflerle pozitifleri toplasak ne çıkarsa ona göre bir not versek.
--------------------------------------------------------------------------------
Kemal Kılıçdaroğlu Chp'den aday oldu. İşlerin nasıl yürümesini istiyoruz göreceğiz. Değişim istiyor muyuz gerçekten? Yoksa hepimizin azıcık da olsa, kimseye göstermeden yürütmek istediğimiz işlerimizin yürümesi için bazı şeylere göz yumulmasını mı istiyoruz. Ufak kazançlarımız dürüst beklentilerimizin önüne geçecek mi? İkiyüzlü müyüz yoksa gerçekten çalıp çırpanlardan yorulduk ve herşeyi layıkı ile yapmak istiyor muyuz? Göreceğiz.
12 Ocak 2009 Pazartesi
Kılçık...
Kılçık,
Çıkıntı,
Ayrık otu,
Taraflar ve taraftar üstü,
Yargıç değil, savcı değil,
Avukat hiç değil,
Ha Engerek-10 ha Ergene- Kon
Hem yavrusunu koruyan Filistinli baba
Hem de Shministim İsrailli genç
http://www.december18th.org/
Çıkıntı,
Ayrık otu,
Taraflar ve taraftar üstü,
Yargıç değil, savcı değil,
Avukat hiç değil,
Ha Engerek-10 ha Ergene- Kon
Hem yavrusunu koruyan Filistinli baba
Hem de Shministim İsrailli genç
http://www.december18th.org/
26 Aralık 2008 Cuma
Yıllandıkça...
Bir yılı daha geride bırakırken;Elektronik aletleri çözme yeteneği azalırken, insanları çözme yeteneği artıyormuş... :)
Müziksiz, tvsiz ve internetsiz yaşanabileceğini anlamışken, özellikle müziksiz geçiremediğim zamanları anarak, insan keşke daha erken içsesini dinlemeye başlayabilse... Bunun en kestirme yol olduğunu bilse...
Kendini tanımak, en çok kötü yönlerini tanıdığında gerçekleşiyormuş. Aslında insanın kendini sevmesinin de "kötü" yönlerini anlaması ve sevmesi ile başladığını kavramak gerekiyormuş. Boşuna gençlere "kendini sev" demesinler. İnsan sevilmeyecek yönü olduğuna inanmalı ki o yönünü sadece o sevsin... Hatta kendini kendine savunsun... Sadece suçlamasın... Kötü olabilmek de bir cesaret işidir.
Adalet isteme merakından vazgeçip, kaybeden olmayı da bilmeli. Belki kaybederken kazanılacağını öğreniriz. Tabi baştan bu planla yola çıkanlar hariç...
Yeni yılın umut, huzur ve sağlıkla geçmesi dileği ile... :)
22 Ekim 2008 Çarşamba
Altın portelek...

Her sene aynı şey yabancı ünlülerden kim geldi kim gitti... Ödülleri kim aldı?
Altın Portakal'a bakınca görebildiğim tek şey kocaman bir kompleks. Türk olma kompleksi. Evin sakar, beceriksiz evladı gibi. Üstelik de bu çocuğu en çok eleştiren, ailenin diğer fertleri olsun. Sağlıklı olma ihtimali nedir bu çocuğun, herkesi bir kenara atmadıkça? Çocuğa destek olup sıkıntılarını rahatlatmak yerine hep eleştiri, kinaye, suçlama. Sadece Altın Portakal'da değil de düzenlediğimiz herşeyde, kalkıştığımız her işte bu var.
Bu sene hamdolsun (!) portakallardan birini Nurgül Yeşilçay aldı. Yoksa bir de gene ödül alamama terörü yaşatacaktı bize. Sonradan söylediği sözlere de bayıldım. Hiçbirşey söylemese ve teşekkür edip ödülü alsa, herkes zoraki ödül verildiğini düşünecekti hatta daha kötüsü ifade edilecekti. Kıvrak manevra...
Bunun dışında siyasi eleştirilerin sadece burada yapılıyor olması da çok ilginç. Sinemacılar dışında kimse insan hakları, hak hukuk düşünmüyor mu ne? Herkes ekonomiye takık bkz. Tüsiad-Kriz uyarıları.
Naçizane tavsiyelerim:
Festivalin rengi turuncu olsun, trademark hesabı... Yerdeki halı turuncu (Orange Carpet) olabilir mesela. Perdeler gene öyle... Kimse turuncu gece elbisesi giymeyi sevmiyor zaten...
Ödül altın bir portakal olsun. Bu parlak fikir için kendimi kutluyorum... (O korkunç şamdanımsı şeyden daha ikonik olur diye düşünüyorum) Kristal Elma ödüllerinde kristal bir elma yerine meşale vermiyorlar değil mi...
Bir de jurinin daha çok insandan oluşması gerekiyor. Daha genel beğeniye göre ödül verilmesi daha doğru ve hakkaniyetli olurdu.
26 Eylül 2008 Cuma
şundan bundan

Geçen ağustos sonunda bir haftalık bir tatil yapma imkanı buldum. Niye şimdi yazıyorum? Çünkü ancak şimdi yazılabilecek demi almışlar... Araba ile çıktığımız bu yolculuk sırasında copilot olarak daha çok etrafı izleme şansım oldu. İlk önce hava muhalefeti sebebi ile İdo Yenikapı-Bandırma seferinin iptal olması sonucu yola Yenikapı-Yalova ile devam ettik. Aslında Bandırma seferini Mudanya'ya verebilirlerdi herkes de biletlerini değiştirirdi. Fakaat yapmadılar. Demir eksikliği diyorum başka bişey demiyorum...
Bende yazı okuma hastalığı olduğu için ne kadar tabela, afiş, plaka varsa okurum sonra da hatırlamam. Bu sefer bazıları aklımda kaldı, çünkü ilginçtiler! Önce Şirinevler'de "Çamurlu Çiğköfte" diye bir tabela gördüm , kim yemek ister acaba?
Sonra Yalova-Bursa arasında "Boksör Restaurant". Ne düşündü yazarken sahibi?
-Yoldan geçen boksörler aa şurada bi yemek yiyelim derler iyi para kazanırız?? Gelmişken bi kaç raund da atarız... Tavla gibi :)
En güzeli de şu Manisa-Akhisar arasında gördüğüm " Ceyranlı Oto Elektrik" ,
-Nerelisin hemşerim?
-Ben ceyranlıyım ya sen?
-Ben de topraklıyım...
Daha güzeli adam elektrikçi hem de ceyranlı daha ne olsun...
Sanırım Susurluk'a kadar, neredeyse İstanbul'daki kadar Starbucks gördüm inanamadım. Çok kahve seven bi insan olmamama (Oo mamma mia) rağmen (Türk kahvesi hariç) içim rahatladı. Ya dedim sabah sabah canım wayt çaklıt moka çekseydi ya da karamel makiyatto? Ne yapardım taşralarda?? Bu arada dün nan-fet latte diye bişey duydum en kısa zamanda denemeliyim... Diyet sanıyorum...
Tatil çok güzel geçti. Çupralar ve kefallerle yüzdüm. Balıklar ekmek yiyormuş bilmezdim, ben de balık- ekmek severim...Pınar'la Yağmur'u ve de köpeklerini göremedim karşı iskelede oldukları halde. Olsun deniz, güneş, kum ve mavi bayrak daha ne olsun...
Dönerken ki Bandırma hızlı feribot seferinin iptal olması o kadar yolun üstüne bizi çok zorladı, son dakika açılan bir yeri hemen telefonla satın aldım da Mudanya'dan dönebildik. Yoksa bir Starbucks'ta sabahlamak zorunda kalıcaktık. 23:55 Bandırma seferini iptal edip 23:30 Mudanya seferi yapılabiliyordu, ne havaymış ama muhalefeti hep Bandırma'ya. E o zaman aktarsana Bandırma yolcusunu da feribotuyla Mudanya'dan yola çıksın. Yok yok aynı demir eksikliği devam ediyor. Kırmızı et yiyin sayın idocular...
17 Temmuz 2008 Perşembe
Devinim!

Genel olarak eskiden beri kendi yaşam çizgim ile Türkiye'deki gelişmeler arasında bir bağlantı kurmuşumdur. Bir kader birliği gibi, ülkede ne oluyorsa topikal bir yansıması hayatımı da etkiliyor gibime geliyor. Belki de ben Akrep Türkiye Akrep ondan. Millet bir bir içerken ben barmene duble demişim gibi. Ama sanki şimdi bişeyler değişmeye başladı. Yalnız ve güzel ülkemin tatsız, keyifsiz günler geçirdiği şu günlerde, ben oldukça heyecanlı telaşlı zamanlar geçiriyorum. Çünküü yeni eve taşındım!!! Güvenlikli bir sitede yaşıyorum artık. Çok uzun süredir istediğim, hayalini kurduğum için çok mutluyum. Kısa denebilecek bir sürede dekorasyon işlerini canım babamın yoğun emekleri ve yaratıcı çözümleri eşliğinde bitirip, bol güneşli, resim yapabileceğim, yazı yazabileceğim bir terası olan, kutu gibi bi eve yerleştik. :))
Yeni ev, yeni bi hayat demek diye düşünüyordum, artık istediğim şeyleri yapabilecektim, kendime daha çok vakit ayıracaktım diye düşünürken, eşyaları yerine yerleştirmeye başlayınca aslında eşyalara sinen yaşam hafızalarının da onlarla beraber geldiğini farkettim. Bir anda hepsini değiştirmek istedim ama bu mümkün değildi. Mümkün olana kadar da değiştirebildiklerime yaşam tarzımın hafızasının bulaşacağını düşündüm, dolayısı ile sonra yenileneceklere de bu geçecekti. Bu düşünceler arasında gidip gelirken farkettim ki aslında bu bir kaçış. Olmak istediğimiz insanla olduğumuz insan arasında bir hayal dünyası var. Şu olursa bunu yapıcam, böyle olursa daha çok yazıcam gibi. Bu aslında olmak istediğimiz kişi olamama korkusunun sebep olduğu bir kaçış. Maneviyatı maddiyata bağlamak. Tabi ki bunların ayrı olduğunu iddia etmiyorum. Ama tamamıyle bağlamak doğru değil. Dönüşümü başlatmak için bir itici güç olduğunu kabul etmeli ama gerisi insanın çabasına kalıyor.
Bu noktada sevgili Hülya Yalım'ın okumama vesile olduğu, Kafka'nın Değişim'ini hatırlamadan geçemeyeceğim. Fiziksel olarak çok büyük bir değişim geçirdiği halde, ruhunda en ufak bir kıpırdanma yaratamayan Gregor'un yaşadıklarının beni niçin bu kadar etkilediğinin de bir kez daha sağlamasını yapmış bulunuyorum.
Yazarın nazarlık notu: Nazara inanıp inanmama konusunda kararsızım ama taşındıktan bi kaç gün sonra evi su bastı. Bu susuzlukta olacak şey miydi? Kadir Topbaş duymasın! Neyse dün çok yağdı da vicdanım rahatladı biraz. Bu da nazarlığı olsun diyelim... Son söz olarak nazar etme ne olur sabret senin de olur :))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)