7 Haziran 2009 Pazar

Meksika Sınırı'nda


Geçen haftaki Meksika Sınırı'nda merhem bölümünde İbrahim Tenekeci'nin bir şiirinden alıntı vardı. Şiirin tamamı şöyle;

Bir Ki Deneme

zar tutuyorsun ey hayat bu kaçıncı sevgili
yanlış ata oynamışım gözlerim öyle dedi.


pır pır diye ses çıkardı yürürken yüreğimden
denizleri sulardım tozmasın diye deniz
sporu çok severdim çiçeğe yem vermeyi
kuşlara binerdim ve kaçardım basından
bak buraya yazıyorum diye milyar kelimeyi
ziyan eden de bendim hem de hiç sıkılmadan.


güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem:
eline sağlık Tanrım leyla çok güzel olmuş
Tanrım eline sağlık dünya da çok güzel olmuş
keşke biraz ölmesem.


-----------------


Taraf gazetesinde 20 soru köşesinde (aynı soruları Kenan Işık Hayat Bir Oyun Sahnesi programında ünlü oyunculara soruyor) kime denk gelsem (yazar-gazeteci) nasıl ölmek istersiniz sorusuna "uykuda" diyorlar. Ne kadar korkuyoruz ölmekten. Acısız olsun istiyoruz. Hissetmeyelim istiyoruz. Her duyduğumuz ölüm haberi bizi yıkıyor. Kabul etmek istemiyoruz. Falanca hastaymış deyince hemen tüylerimiz diken diken oluyor. En ufak bi ağrıda aklımıza en kötü ihtimalleri getirip, sonra rahatlamaya çalışıyoruz...

Neden korkuyoruz ölümden? Gerçekten yaşamadığımız, yaşayamadığımız için mi?
Herşey kurallı, şablonlu. Karınca gibiyiz. Sabah kalk arabalara doluş, işyerine git. Çalış çalış, sonra eve dönerken markete uğra, yuvana yemek taşı. Karınca yuvalarında karıncalar yol yol dizilirler birbiri ardına aynen öyle...

Ya da bu dünyaya çok bağlıyız. Bırakıp gitmek istemiyoruz. Başımıza ne geleceğini de bilmiyoruz ve korkuyoruz. En iyisi uyurken olsun farketmeyeyim diyoruz.

Uyurken ölmeyi dilemek bence hayatı sadece iyi yönleri ile görmek isteyip, gerçeklerini kabul edemeyenlere göre. Hayatta en önemli şeylerden biri ölüm ama o anda bilincinin kapalı olmasını istemek, filmin sonunu kaçırmak gibi... Aksine açık olacak gözlerin belki hiç hissedemediğin hakikati hissedeceksin...

-----------------

Bedenimiz bir kez ölüyor ama onun dışında öldüklerimiz? Kaç ölüm sancısı çektik şimdiye kadar... Ölüm başlar, aynı doğum gibi.
-----------------

Tanrım bu sene yaz da gelmedi derken sonunda geliyor galiba. Ama meyvelerin tadı yok... Ne erikler ekşi, ne karpuzlar tatlı, ne maltalar mayhoş ne kirazlar yedikçe yeme isteği veriyor...
Keşke biraz ölsem...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Mezbele

Sevgili anneannemin müthiş sözlerinden biridir zibl. "Şu zibilleri topla" der genelde ya da "zibil küreğini getir". Mezbele zibl'in mekan haline gelmiş hali. Çöp-çöplük... Arapçaymış, Nişanyan yazdı bugün. Ziblu da Asurcasıymış.

Modern hayat bazen insanın kendini mezbelelik hissetmesine neden oluyor. Bazen gerçek acıyı hissediyorsun, tükenmişliği, işe yaramazlığı. "tanıdık" kendinden uzaklaşıp "yabancı" bir ben oluyorsun.
Yaşanılan pişmanlıklar, suçluluklar ve öfke ile.

Herşey bir insanı sevmekle değil de kendini sevmekle başlayacak. Tüm zayıflıkları, karanlıkları, korkuları, çıkmazları ile. Ama sevebilmek için tanımak lazım öncelikle. Tanımak için de yaşamak, tecrübelerden geçmek, acılarla pişmek lazım.

Başka birini sevmekle başlayan herşey o insanın sevgisinin devamlı test edilmesine ve geçilemeyen her testte, başladığı sanılan herşeyin sonlanmasına sebep olacak. Bağımlılık, terk edilme korkusu, bağlanma korkusu, modern hayatın insanın kendini tanımaktan kaçmasına sebep olması, kendiyle yüzleşmekten ve kendini hep iyi yönleri ve mükemmel görme isteği ile engellenecek. Hep oyalanacak insan, hakikatin üstünü örterek... Yalnız kalamıyorsun hep birilerine ihtiyaç duyuyorsun. Bir bakmışsın kendini birinin rehinesi yapmışsın. Sonra başka birinin, sonra başka birinin...

Bir göl düşünün ki kendisine nehirler akmıyorsa, kendi güzelliğini kaybedip bulanıklaşıyor.
Halbuki göl kendine yetebilir.

Dün bir arkadaşımla konuşuyorduk. Hayat nedir diye sormuş bir hocası. Üç arkadaş cevap veriyor. Arkadaşım "mücadele" diyor, bir başkası "saçma" diyor, bir başkası "mutluluk" diyor. Hoca onlara hayatı bu hale getirenlerin kendileri olduğunu söylüyor. Yani nasıl algılıyorsan öyle yaşıyorsun diyor.
Benim cevabımsa "yolculuk".
Kendine ve hayatın anlamına dair...
Peki hayatı algılayışımızda karşılaştığımız olayların etkisi yok mu? Mücadele etmeden herşey bize sunulsa mücadele olarak algılar mıyız? Kendimizi gizliyor, görmek istemiyor olmasak bir yolculuğa ihtiyacımız olur muydu?

Varoluşçulukta olduğu gibi şu an ne olduğumuza çok etki edememiş olabiliriz ama bundan sonra ne olacağımıza biz karar veririz.
Bunun içinse ne olduğumuzu bilmek gerek.

Her koşul altında doğru davranmaya çalışmak, davranmasan bile böyle yaptığını sanmak nasıl bir dalgınlık nasıl bir uyur-yaşama halidir? Ne zaman mantıkla duygu arasındaki ince çizgide yürümeyi başarırsan ruhsal dengeyi kurmuş oluyorsun. Belki sırat köprüsünün metaforik yansıması budur...

Not: Tesadüfler vasıtası ile hayatıma girmiş iki arkadaşımla yaptığım e-mail ve sözlü konuşmaların ışığında yazılmış bir yazıdır. Umarım yayınlamamdan rahatsız olmazlar...

15 Mayıs 2009 Cuma

hayal revizyonu




Farkettim ki bir zamanlar çok istediğim, fena tepki almayan bir iki deneme yapabildiğim köşe yazarı olma hayalimden çoktan vazgeçmişim. Sebebi okuduğum yazarlarda gördüğüm tükenme. Düzenli ve her konuda yorum yapma baskısı bir süre sonra yazarları ahkam kesen insan konumuna getiriyor.


Her ne kadar yazarak bir istikrar sağlama niyetim olsa da ahkam kesmek kesinlikle isteyeceğim birşey değil. Üstelik buna kaymak o kadar kolay ki. Bir anda havaya girersin çok fazla bilgin olmasa bile, belki araştıracak vaktin olmadığı için, belki kendine çok güvendiğinden başlarsın tartmadan yazmaya.


Sonra sıkışırsın aynen köşeye. Ben kenarlarda olmayı, dolaşmayı seviyorum. Kenar boyunca ve o kenardan bu kenara...


Tükendiğini hissettiğinde bırakabilen çok az insan var bizim coğrafyada. Bir tanesi de Taraf yazarı Gökhan Özgün. Okumayanlara tavsiyemdir. Eski yazılarını netten bulabilirsiniz.

28 Şubat 2009 Cumartesi

Senci

Sonunda beklediğim haber geldi. Rihanna şiddet gördüğü sevgilisi ile barışmış. Dün yazacaktım vakit yokluğundan olmadı.
Bu olayı duyduğumdan beri sevgililerinden, kocalarından ya da ailelerinden şiddet görüp terkedemeyen, affeden kadınları düşünüyorum.
Ne kadar güzel ve genç olursa olsun, dünyanın en popüler ve sevilen seslerinden biri olursa olsun maddi olarak da hiç bir ihtiyacı olmasa da, sonuç herhangi bir kadının hissettiğinden farklı olmayabiliyor. Demek ki bunlar kadınların arkasına sığınmak istedikleri birer bahaneden ileri gitmiyormuş. Gerçek sebep başkaymış.
Sanki kadınlarda doğuştan suçluluk geni var. Yapılan harekete bir açıklama bulma, kendilerini suçlama ve karşıdakini affetme eğilimi. Sana zarar veren birini anlayabiliyorsun, anlamak istiyorsun?

Aklıma buna benzer bir kavram geliyor "Stockholm Sendromu". 1973 yılında bir banka soygunundan sonra ortaya çıkmış, rehinenin kendisini rehin alan soyguncuyu anlaması hatta ona yardımcı olması olarak açıklanıyor. Benzer birşey Hülya'nın şu sıra sitesinde tartışmaya açtığı "sencillik" konusunda var. İnsan kendisi olmaktan o kadar çıkıyor ve kendisini karşıdakinin yerine o kadar koyabiliyor ki artık bir gönüllü köleye dönüşüyor. Ne yapsa onu mazur görüyor ve bir açıklama buluyor. Çünkü aslında kendisi olmak, "ben" demek çok zor. Çok yalnız ve bu yalnızlık onları zaten öldürmüş durumda. Yaşamanın, hayatta varolabilmenin yolu efendinin kölesi, soyguncunun rehinesi, birinin karısı ya da sevgilisi olabilmekten geçiyor.

Yıllar önce buna benzer bir olay Noir Desir'in solisti Bertrand Cantat-Marie Trintignant arasında yaşanmış ve kadının ölümü ile son bulmuştu. Sebebin de kadının eski kocasından gelen bir mesaj olduğu ortaya çıkmıştı. Belki Marie Trintignant yaşasaydı o da bunu anlayışla (!) karşılayabilirdi. Kimbilir...

24 Şubat 2009 Salı

Yerli plaka


Artık istek liste yapmaya başladım :) İşte yeni sayılabilecek, güzel yerliler.

1-Candan Erçetin-Ben Kimim

2-Badem-Geceyedir Küsmelerim

3-Yüksek Sadakat-Aşk Durdukça

4-Gökhan Türkmen-Büyük İnsan

5-Yüksek Sadakat-Kadınım

6-Nil Karaibrahimgil-Seviyorum Sevmiyorum

18 Şubat 2009 Çarşamba

Yeni şarkılar


Son bir ayda çok güzel yeni şarkılar dinleme fırsatı buldum. Her zaman bu kadar çok, güzel şarkıya rastlamıyoruz. Birinci Slumdog Millionaire'in, ikinci Barcelona, Barcelona'nın film müziği.

1. Mia- Paper Planes

2. Giulia y los Tellarini- Barcelona

3. Ida Maria- Oh My God

4. One eskimO- Kandi

5. Bunların üstüne bir de sevgililer günü ve haftası sebebi ile bol bol çalınan Jason Mraz-Lucky var. Gayet hafif, romantik komedi müziği olabilecek bir şarkı.

Ama özellikle One eskimO'yu yakında çokça duymaya başlayacağımızı düşünüyorum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...