En iyi film:
Inception
En iyi yönetmen:
Darren Aronofsky
En iyi kadın oyuncu:
Natalie Portman
En iyi erkek oyuncu:
Colin Firth
En iyi yardımcı kadın oyuncu:
Fikrim yok.
En iyi yardımcı erkek oyuncu:
Geoffrey Rush
En iyi orjinal senaryo:
Inception
En iyi uyarlama senaryo:
The Social Network
En iyi sinematografi:
Black Swan
En iyi kurgu:
Inception
"Ne kadar uzun sırıklara sahip olursak olalım, kendi ayaklarımızla yürürüz." Montaigne
27 Şubat 2011 Pazar
26 Şubat 2011 Cumartesi
Black Swan ve La Pianiste
Spoiler içermektedir. İzlemeyenlerin okumasını tavsiye etmem.
Bu senenin Oscar ödüllerine beş dalda aday olan Black Swan, Kuğu Gölü Balesi'nde baş dansçıyı oynamak üzere seçilen Nina'nın hikayesini anlatıyor. (Beyaz Kuğu Prenses Odette'in sevgilisi Prens, Siyah Kuğu Odile tarafından baştan çıkartılır ve Prenses bir kuğu bedeninde hapis kalır.) Nina oldukça yetenekli bir dansçıdır. Annesi de eski bir balerindir ve 28 yaşında Nina'ya hamile kalınca baleyi bırakmak zorunda kalmıştır. Annesinin aşırı baskıları sonucunda Nina "kusursuz" bir dansçı olmayı takıntı haline getirir. Kendine ve annesine zarar vermeye başlar, kontrolünü kaybeder ve çeşitli yanılsamalarla boğuşur.
Michael Haneke'nin La Pianiste'ini izleyenler bu konuyu hatırlayacaklardır. Baskın annesi tarafından mükemmel olmak için yetiştirilen ve çok iyi bir piyanist olan Erika, bastırılmış duygularını tatmin edebilmek için öğrencisi Walter'la tehlikeli bir oyuna girer ve kıskançlık sebebi ile en başarılı öğrencisinin yaralanmasına sebep olur. Öğrenci-öğretmen ilişkisi Black Swan'da da Nina'nın balenin sanat yönetmeni Thomas'ya aşık olması ile kendini gösterir. Her iki karakter de (Nina+Erica) ruhlarındaki baskıya karşılık bedenlerine acı vermektedirler. Her ikisinin de hiç arkadaşı yoktur.
Hikâyenin buradan sonrası değişmekte; Nina hem Beyaz Kuğu'yu hem Siyah Kuğu'yu oynamalıdır. Beyaz Kuğu için çok uygun olan Nina, Siyah Kuğu için kendi iç dünyasında da bir değişime uğramalı, annesinin kontrolünden çıkıp hayatın diğer boyutlarına karışmalıdır. Erika ise artık kontrol edilemez tutkusu ile Walter'ın da dengesini bozmuştur ve şiddete maruz kalır.
İki filmin sonu da benzerlikler gösteriyor. Erika öğrencisinin yerine piyano resitaline çıkacağı akşam kendisini omzundan bıçaklar, gösteriye çıkmaz ve gösterinin yapılacağı binayı terk eder. Nina da perde arasında kendi yansıması ile girdiği bir mücadelede kendisini kırılan cam parçalarından biri ile karnından yaralar( bıçaklar) ve rolünde çok başarılı bir şekilde dans eder ve son sahneye kadar kimi yaraladığını anlamayız.
Sonuç olarak iki konu birbirine yakın olsa da Darren Aronofsky'nin bazı yerlerde insanı oldukça rahatsız eden çekimler yaptığını söylemeliyim.
Etiketler:
Black Swan,
Darren Aronofsky,
film,
La Pianiste,
Michael Haneke
Bir mim ve bir ödül
O.K.A.- MAVİ TUTKU Yaşamın Geniş Özeti'ni okumayı en sevdiği bloglar arasında gösterip ödüllendirmiş. Çok teşekkür ediyorum. Benim sevdiklerim ise sağda. Sevgili İmge de mimlemiş, ona da teşekkür edip, hemen sorulara geçiyorum.
1-Gün içinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey:
Şöyle güzel ve yoğun bir şekilde kar yağıp, yolları kapatırsa hem sevinirim hem de şok yaşarım. Böylece işe kısa bir mola vermiş oluruz üstelik de yıllık izni kullanmadan :)
2-Gördüğün zaman eğer almazsan uyuyamam dediğin şey:
Pek öyle bir şey olmuyor, yani alamadığım bir şey uykumu kaçırmaz ama henüz aldıklarımı bitiremediğim için yeni kitap alamadığım zaman gün içinde aklıma geliyor. Bu duruma rağmen ertesi günlerde alıp, okumak için kendi kafamda olan sırayı sık sık bozduğum da oluyor.
3-Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey:
Çok tatlı düşkünü olmamama rağmen güzel bir elmalı turta yanında çay :)
4-Uğurun var mı, uğurun?
Yok.
5-Kendine en yakıştırdığın renk:
Gülüş pembesi.
6-En sevdiğin takın:
Küpeler, bayılırım küpeye ve çeşit çeşit yüzükler tabi :)
7-Takıntın?
Günlük planlarımın sekteye uğraması rahatsız eder.
8-Bavulum çoktan hazır, gitmek istediğim şehir, ülke?
Trenle Eskişehir...
9-Ben bu şarkıyı duyunca şakırım:
Deniz Seki- Sahici
Zaz- Les Passants
Concha Buika- No Habra Nadie En El Mundo
10-Solunda ne var?
Televizyon, koltuklar ve pencereden gözüken karşı apartmanların manzarası, La Pianiste dvd'si.
Ben de mim'i yollayayım aslında baştan karşı olmama rağmen eğlenceli geldi. Efendim bu mim'i Momentos, Hayal Kahvem, Sonbahar da cevaplasın isterim.
1-Gün içinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey:
Şöyle güzel ve yoğun bir şekilde kar yağıp, yolları kapatırsa hem sevinirim hem de şok yaşarım. Böylece işe kısa bir mola vermiş oluruz üstelik de yıllık izni kullanmadan :)
2-Gördüğün zaman eğer almazsan uyuyamam dediğin şey:
Pek öyle bir şey olmuyor, yani alamadığım bir şey uykumu kaçırmaz ama henüz aldıklarımı bitiremediğim için yeni kitap alamadığım zaman gün içinde aklıma geliyor. Bu duruma rağmen ertesi günlerde alıp, okumak için kendi kafamda olan sırayı sık sık bozduğum da oluyor.
3-Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey:
Çok tatlı düşkünü olmamama rağmen güzel bir elmalı turta yanında çay :)
4-Uğurun var mı, uğurun?
Yok.
5-Kendine en yakıştırdığın renk:
Gülüş pembesi.
6-En sevdiğin takın:
Küpeler, bayılırım küpeye ve çeşit çeşit yüzükler tabi :)
7-Takıntın?
Günlük planlarımın sekteye uğraması rahatsız eder.
8-Bavulum çoktan hazır, gitmek istediğim şehir, ülke?
Trenle Eskişehir...
9-Ben bu şarkıyı duyunca şakırım:
Deniz Seki- Sahici
Zaz- Les Passants
Concha Buika- No Habra Nadie En El Mundo
10-Solunda ne var?
Televizyon, koltuklar ve pencereden gözüken karşı apartmanların manzarası, La Pianiste dvd'si.
Ben de mim'i yollayayım aslında baştan karşı olmama rağmen eğlenceli geldi. Efendim bu mim'i Momentos, Hayal Kahvem, Sonbahar da cevaplasın isterim.
16 Şubat 2011 Çarşamba
Eski bilinmezlik, yeni tanıdıklık
"Eski iyi şeylerle değil, yeni kötü şeylerle işe başlamak yeğdir." Bertol Brecht
"Yarın düşüncesi olmayan biri, hangi yöne bakarsa baksın, bilinmeyeni değil yalnızca tanıdık olanı arar." Aslı Erdoğan- Taş Bina ve Diğerleri
* Resim: Alex Andreyev
"Yarın düşüncesi olmayan biri, hangi yöne bakarsa baksın, bilinmeyeni değil yalnızca tanıdık olanı arar." Aslı Erdoğan- Taş Bina ve Diğerleri
* Resim: Alex Andreyev
15 Şubat 2011 Salı
Yaklaşık Olarak Mutlak - Gökhan Özgün
Eski zaman. O zamanlar, 'aşka âşık olmak' henüz bir kadın dini haline gelmemişti.
Aşk, bütün duygusal pozisyonlarıyla kadın dergilerinde pornografik bir teşhire henüz uğramamıştı.
Aşkın simyasından kimyasına henüz geçilmemişti. Aşk toplumsal bir yük değil, çok şahsi bir yüktü.
O zamanları özlüyor muyum? Hayır. Ama hatırlıyorum.
İşte böyle eski bir zamanda. Oslo Üniversitesi'nde, felsefe bölümündeyiz.
Küçücük bir sınıf.
Dersin başlığı Schopenhauer. Dersin hocası Norveç'in en yaşlı hocası. Kendisi Schopenhauer uzmanı. Sınıftaki öğrencilerin hepsi felsefe bölümü öğrencileri. Ta ki kapı çalınıp içeri O girene kadar.
O, felsefe bölümü öğrencisi değil. Bu her halinden belli. Tam da bu yüzden, felsefe öğrencisi olmadığını içeri girer girmez söylüyor. Hocadan izin istiyor ve oturuyor. Meraktan gelmiş, öyle söylüyor. Bir denemek istemiş. Bir görmek istemiş.
Evet, bi görmek istemiş. Görmenin bedeli eninde sonunda nal gibi her yerden görünmektir.
Bunu bilmiyor. Ya da biliyor. Ama o kadar, o kadar güzel ki, bunu umursamıyor.
Görünmeye çok alışmış.
Hatta görünmemek diye bir şeyin varlığını belki de bilmiyor. Görünmeyi umursamıyor.
Halbuki o sınıfta görünmeyi umursamayan hiç kimse yok. Hepsi de görünmekten korkan bir avuç adam, bir felsefe masasının etrafında görünmez oluşun tadını çıkarıyor. Bir avuç röntgenci, hiç görünmeden her şeyi görebilmenin sırrının peşinde koşuyor. Bir avuç korkak ve sessiz siyasetçi.
Ama onun görünmeme şansı yok. O bu kısmeti ve bu laneti doğuştan üzerinde taşıyor.
O, önce konuşmayı öğrenip sonra görünme şansına hiç sahip olmamış. O, önce felsefe öğrenip sonra ahkâm kesme ihtimalini hiç tanımamış.
O, güzelliğin ta kendisi. Çok güzel, çünkü baştan sona tek başına.
Derken Schopenhauer uzmanı dinozor dersine başlıyor. Anlatıyor. Anlatıyor. Anlatırken beş dakikada en az 50 kere 'ABSOLÜT' diyor. Absolüt, yani 'mutlak'.
Felsefenin bir türlü unutamadığı eski aşkı, Mutlak. Dinin tek sahibi Mutlak.
İnsanın insana en büyük ihaneti Mutlak.
O, 10 dakika bekleyemiyor. Beş dakikanın sonunda elini bile kaldırmadan hemen soruyor.
"Nedir bu absolüt absolüt dediğiniz allah aşkına? Rica ediyim de bir anlatın bana."
O anda bütün sınıf adeta donuyor. Hoca hiç kıpırdamadan ona bakıyor. Sanki onu görmezden gelmeye çalışıyor. Ama onu görmemek ne mümkün. O, yine umursamadan devam ediyor. Herkese bir şans daha veriyor.
"Canım yani o kadar büyütmeyin, diyor, Mutlak nedir diye sordum, bi cevap verin, yani en azından YAKLAŞIK OLARAK bir şeyler söyleyin. Yaklaşık olarak Mutlak ha?..
Bu iki kelimeyi yan yana getirdi densiz. Hoca bakışlarının içini daha da boşaltıyor ve bakmaya devam ediyor. Bu arada bütün röntgenciler kıpırdamadan ona bakıyor. Hiç görünmeden büyük bir felaketi seyrediyorlar. Bir taş kadar mutlular. Çok mutlular.
Ve aniden beklenen siyasi tepki geliyor. Taşlar büyük gürültüyle patlıyor. Bütün felsefe öğrencileri müstehcen çapta kahkahalarla gülüyorlar.
Hatta nasılsa gülmeye aynı anda başlayıp aynı anda kesmeyi bile başarıyorlar. Dinozor, küçük dinozorlarının 'anlayışından'
memnun, mesut, sırıtıyor.
Ve küçücük bir cevaba bile tenezzül etmeden derse devam ediyor.
O da, hiç ikiletmeden, ama masadan defterlerin kaptığı gibi topuklarını vura vura arkasına bakmadan sınıfı terk ediyor. Evet, kapıyı da çarpıyor arkasından. Bir daha da o kapının çevresinde de hiç görünmüyor. Ve o çıktıktan sonra sınıf yine eskisi gibi görünmez oluyor.
Onu beş dakikadan fazla görmedim. Yüzünü, sesini unuttum. Ama varlığından, yani yokluğundan hiç kurtulamadım. Uzaklaşan topukları uzaklaşmaktan hiç vazgeçmedi.
Burada artık aşk giriyor araya. Ve izin verin de, bana yıllardır yük olan bu aşkı yavşamış kelimelerle ortalık yerde bitireyim.
Ömrüm boyunca onun bu sorusuna bir cevap bulmak istedim.
Yıllar sonra sorusunun cevabını buldum.
Mutlak olan, felsefeye ihtiyaç duymayandır.
'Yaklaşık olarak Mutlak' olana gelince.
O sendin, o gün o sınıfta. Çünkü senin felsefeye ihtiyacın yoktu. Yani neredeyse yoktu. Çünkü senin siyasete ihtiyacın yoktu. Çünkü sen hiç siyaset yapmayacaktın hayatta. Siyaset senin için yapılacaktı. Bazen seni elde etmek için. Bazen de, seni devirmek, yok etmek için.
Çünkü sen, niyetin olmadan kısmetliydin. Günahın olmadan lanetliydin. Adımını attığın her yerde, hiç siyaset yapmadan iktidar sendin.
O gün ben de güldüm sana. Affet beni.
Bak senden kurtulmak için ben de artık görünür oldum. Kendi lanetimi kendi ellerimle kurdum.
"Aşk, ortalık yerde teşhir edilmeye başladığı anda yok olmaya yüz tutar."
İşte kadın filozof Hannah Arendt'ten kabul eden herkese eşsiz bir sevgililer günü hediyesi.
İki gün rötarla…
Gökhan Özgün/Radikal - 17/02/2008
Aşk, bütün duygusal pozisyonlarıyla kadın dergilerinde pornografik bir teşhire henüz uğramamıştı.
Aşkın simyasından kimyasına henüz geçilmemişti. Aşk toplumsal bir yük değil, çok şahsi bir yüktü.
O zamanları özlüyor muyum? Hayır. Ama hatırlıyorum.
İşte böyle eski bir zamanda. Oslo Üniversitesi'nde, felsefe bölümündeyiz.
Küçücük bir sınıf.
Dersin başlığı Schopenhauer. Dersin hocası Norveç'in en yaşlı hocası. Kendisi Schopenhauer uzmanı. Sınıftaki öğrencilerin hepsi felsefe bölümü öğrencileri. Ta ki kapı çalınıp içeri O girene kadar.
O, felsefe bölümü öğrencisi değil. Bu her halinden belli. Tam da bu yüzden, felsefe öğrencisi olmadığını içeri girer girmez söylüyor. Hocadan izin istiyor ve oturuyor. Meraktan gelmiş, öyle söylüyor. Bir denemek istemiş. Bir görmek istemiş.
Evet, bi görmek istemiş. Görmenin bedeli eninde sonunda nal gibi her yerden görünmektir.
Bunu bilmiyor. Ya da biliyor. Ama o kadar, o kadar güzel ki, bunu umursamıyor.
Görünmeye çok alışmış.
Hatta görünmemek diye bir şeyin varlığını belki de bilmiyor. Görünmeyi umursamıyor.
Halbuki o sınıfta görünmeyi umursamayan hiç kimse yok. Hepsi de görünmekten korkan bir avuç adam, bir felsefe masasının etrafında görünmez oluşun tadını çıkarıyor. Bir avuç röntgenci, hiç görünmeden her şeyi görebilmenin sırrının peşinde koşuyor. Bir avuç korkak ve sessiz siyasetçi.
Ama onun görünmeme şansı yok. O bu kısmeti ve bu laneti doğuştan üzerinde taşıyor.
O, önce konuşmayı öğrenip sonra görünme şansına hiç sahip olmamış. O, önce felsefe öğrenip sonra ahkâm kesme ihtimalini hiç tanımamış.
O, güzelliğin ta kendisi. Çok güzel, çünkü baştan sona tek başına.
Derken Schopenhauer uzmanı dinozor dersine başlıyor. Anlatıyor. Anlatıyor. Anlatırken beş dakikada en az 50 kere 'ABSOLÜT' diyor. Absolüt, yani 'mutlak'.
Felsefenin bir türlü unutamadığı eski aşkı, Mutlak. Dinin tek sahibi Mutlak.
İnsanın insana en büyük ihaneti Mutlak.
O, 10 dakika bekleyemiyor. Beş dakikanın sonunda elini bile kaldırmadan hemen soruyor.
"Nedir bu absolüt absolüt dediğiniz allah aşkına? Rica ediyim de bir anlatın bana."
O anda bütün sınıf adeta donuyor. Hoca hiç kıpırdamadan ona bakıyor. Sanki onu görmezden gelmeye çalışıyor. Ama onu görmemek ne mümkün. O, yine umursamadan devam ediyor. Herkese bir şans daha veriyor.
"Canım yani o kadar büyütmeyin, diyor, Mutlak nedir diye sordum, bi cevap verin, yani en azından YAKLAŞIK OLARAK bir şeyler söyleyin. Yaklaşık olarak Mutlak ha?..
Bu iki kelimeyi yan yana getirdi densiz. Hoca bakışlarının içini daha da boşaltıyor ve bakmaya devam ediyor. Bu arada bütün röntgenciler kıpırdamadan ona bakıyor. Hiç görünmeden büyük bir felaketi seyrediyorlar. Bir taş kadar mutlular. Çok mutlular.
Ve aniden beklenen siyasi tepki geliyor. Taşlar büyük gürültüyle patlıyor. Bütün felsefe öğrencileri müstehcen çapta kahkahalarla gülüyorlar.
Hatta nasılsa gülmeye aynı anda başlayıp aynı anda kesmeyi bile başarıyorlar. Dinozor, küçük dinozorlarının 'anlayışından'
memnun, mesut, sırıtıyor.
Ve küçücük bir cevaba bile tenezzül etmeden derse devam ediyor.
O da, hiç ikiletmeden, ama masadan defterlerin kaptığı gibi topuklarını vura vura arkasına bakmadan sınıfı terk ediyor. Evet, kapıyı da çarpıyor arkasından. Bir daha da o kapının çevresinde de hiç görünmüyor. Ve o çıktıktan sonra sınıf yine eskisi gibi görünmez oluyor.
Onu beş dakikadan fazla görmedim. Yüzünü, sesini unuttum. Ama varlığından, yani yokluğundan hiç kurtulamadım. Uzaklaşan topukları uzaklaşmaktan hiç vazgeçmedi.
Burada artık aşk giriyor araya. Ve izin verin de, bana yıllardır yük olan bu aşkı yavşamış kelimelerle ortalık yerde bitireyim.
Ömrüm boyunca onun bu sorusuna bir cevap bulmak istedim.
Yıllar sonra sorusunun cevabını buldum.
Mutlak olan, felsefeye ihtiyaç duymayandır.
'Yaklaşık olarak Mutlak' olana gelince.
O sendin, o gün o sınıfta. Çünkü senin felsefeye ihtiyacın yoktu. Yani neredeyse yoktu. Çünkü senin siyasete ihtiyacın yoktu. Çünkü sen hiç siyaset yapmayacaktın hayatta. Siyaset senin için yapılacaktı. Bazen seni elde etmek için. Bazen de, seni devirmek, yok etmek için.
Çünkü sen, niyetin olmadan kısmetliydin. Günahın olmadan lanetliydin. Adımını attığın her yerde, hiç siyaset yapmadan iktidar sendin.
O gün ben de güldüm sana. Affet beni.
Bak senden kurtulmak için ben de artık görünür oldum. Kendi lanetimi kendi ellerimle kurdum.
"Aşk, ortalık yerde teşhir edilmeye başladığı anda yok olmaya yüz tutar."
İşte kadın filozof Hannah Arendt'ten kabul eden herkese eşsiz bir sevgililer günü hediyesi.
İki gün rötarla…
Gökhan Özgün/Radikal - 17/02/2008
26 Ocak 2011 Çarşamba
20 Ocak 2011 Perşembe
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği-Milan Kundera
Milan Kundera'nın bu çok ünlü romanında, birbirinden farklı ama bağlantılı dört karakterin özelinde inançlar, geleneksellik, varoluşçuluk, aile ve otorite ile olan ilişkileri ve yaşadıkları coğrafyanın faşist sol düzleminde hayatların nasıl bir hal aldığı anlatılmaktadır. İnsanın varolabilmesi için tüm bağlardan kurtulup hafiflemesi gerektiğine inanan, hatta bu uğurda oğlundan bile uzaklaşabilen, doktor Tomas, annesinin üstündeki yoğun etkisinden kaçarak kurtulan ama bu sefer de Tomas'a derin bir bağlılık geliştiren Tereza, Büyük Yürüyüş'te zorunlu olarak bulunan ve nefret eden, ihaneti yaşam biçimi haline getiren ressam Sabina, Sabina'ya ve temsil ettiğini düşündüğü değerlere olan hayranlığı yüzünden kendini tehlikeli bir yolculuğa atan, karısı ve kızı tarafından ezilen akademisyen Franz.
Bundan sonrasını kitabı okumayanlar için spoiler içermektedir. Kitabı okuduktan sonra okumaları tavsiye olunur.
Romanın sonunda görürüz ki her karakter farklı yönde bir gelişim gösterir. Tomas yazdığı bir yazı yüzünden mesleğini bırakmak zorunda kalır ve yaşadıkları onu bağlanmaya iter, Tereza içsel bağlarından kurtulur ve özgürleşir, Sabina kendisini seven insanların arasında yeni bir hayat kurar, Franz ise katıldığı yolculukta saldırıya uğrar ve ölümle buluşur.
I- Ağırlık ve Hafiflik
"Bir kere olan şey, hiç olmamış sayılır." (Einmal ist keinmal) Alman özdeyişi
- Eğretilemelerle oyun olmaz. Tek bir eğretileme aşkı doğurabilir.
- Sevecenlikten daha ağır bir şey yoktur dünyada. Kişinin kendi acısı bile, başkasıyla başkası için hissettiği imgelemle yoğunlaşan ve yüzlerce yankıyla uzadıkça uzayan bir acı kadar ağır çekemez.
"Es muss sein!" Olmalı!
II- Ruh ve Beden
-Roman kişilerinin bir zamanlar gerçekten yaşamış olduklarına okuyucuyu inandırmaya çalışmak yazar açısından anlamsız bir çabadır. Ana rahminden çıkmamıştır roman kişisi; şu ya da bu sözcüğün itici gücünden ya da temel bir durumdan doğmuşlardır.
- Tereza'nın gözünde kitaplar gizli bir kardeşlik bağının işaretiydi.
-(...) bir olay kendisini hazırlayan rastlantıların sayısı oranında önemli, anlamlı ve dikkate değer değil midir? Rastlantıların sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. Gereklilikten doğan olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. Sadece rastlantı bir şeyler söyler bize.
- Ruhunun tayfaları bedeninin güvertesine fırlayıp çıktılar bir anda.
- Birey güzellik duygusunun önderliği altında, rastlantısal bir olayı motife dönüştürür, giderek bu motif bireyin yaşamının örgüsünde değişmez bir yer kazanır.
Tomas'ın dünyasına giriş biletiydi kitap.
Göz gözü görmeyecek kadar yoğun ve içinde sadece kendi çığlığını duyabildiği bir sise dalmıştı Tereza.
- Üniversite mezunu ile kendi kendini yetiştirmiş kişi arasındaki fark, bilgi düzeyinden çok dirim gücü ve kendine güven düzeyinin yüksekliğinde ortaya çıkar.
- Gözü "daha yükseklerde bir yerde" olan herkes günün birinde gözünün kararabileceğini hesaba katmalıdır. Bizi çağıran, bizi kışkırtan, altımızdaki boşluğun sesidir göz kararması; düşme arzusudur, bu arzunun karşısında dehşete kapılır, kendimizi korumaya çalışırız.
- Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar.
- Güçsüzlüğünün farkına varan bir kişinin güçsüzlüğüne karşı çıkmak yerine ona boyun eğmeye karar vermesi... Göz kararmasına güçsüzlerin esrimesi de diyebiliriz.
III- Yanlış Anlaşılan Sözcükler
- Seçmediğimiz bir şeye kendi erdemimiz ya da başarısızlığımız gözüyle bakamayız. Kadın olarak doğmaya isyan etmek ona göre bundan gurur duymak kadar aptalca bir şeydi.
İhanet setleri yıkmak ve bilinmeyene doğru başını alıp gitmek demektir.
Sözcüklerle dolu bir sürü sayfa; mezarlıklardan daha yaslı yerler olan arşivlerde üst üste birikiyor. Yaslı, çünkü oraları kimse ziyarete gitmiyor.
" Sevgi insanın gücünden vazgeçmesi demektir" Franz
- (...) yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an; ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptığımız hiçbir şey dürüstçe olmaz.
- Olacak olmalıydı.
IV- Ruh ve Beden
- Aslında gerçekten ciddi sorular bir çocuğun bile dile getirebileceği sorulardır.
- (...) kaldı ki aşklar da imparatorluklar gibidir; üzerine dayandırıldıkları düşünceler unufak olduğunda onlar da silinir gider.
V- Ağırlık ve Hafiflik
- İltifat karşısında nasıl da savunmasızdı (Tomas).
- Aşk bir eğretilemeyle başlar. Yani bu şu demektir ki aşk bir kadının, dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar.
- Sessizlik aralarında bir ızdırap gibi uzanmıştı.
VI- Büyük Yürüyüş
- Kitsch, insan varoluşunda temelden kabul edilemez olan her şeyi kapsamı dışına atar.
- Yürek konuştuğunda, akıl karşı koymayı yakışıksız bulur. Kitsch'in egemen olduğu yerde kalbin diktatörlüğü hüküm sürer.
- İnsanların rol yapmaya lanetlendikleri durumlar vardır.
VII- Karenin'in Gülümseyişi
- Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı onun merhametine bırakılmışlara davranışında gizlidir.
- Belki de sevemememizin nedeni çok sevmek istememiz, yani karşımızdaki kişiden hiçbir istekte bulunmaksızın, ondan onunla birlikte olmaktan başka bir şey istemeksizin kendimizi ona verecek yerde, ondan bir şey (aşk) talep etmemizdir.
- İnsan zamanı bir döngü izlemiyor; onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir.
- Bazen neden olduğunu bilmeden bir karar verirsin de bu karar tersini yapmaya üşendiğin için sürer gider. Her geçen yıl daha zorlaşır değiştirmek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


