"Ne kadar uzun sırıklara sahip olursak olalım, kendi ayaklarımızla yürürüz." Montaigne
16 Temmuz 2012 Pazartesi
Huzur, Bir Dersim Hikâyesi ve Geçmişin Yükü
Biri Türk Edebiyatı'nın klasiklerinden diğeri Mayıs 2012 basımı iki kitap okudum arka arkaya. İyi edebiyatın geçmişe ayna tutma özelliği de var ve bazen bazı şeylerin ortaya çıkması için üstünden zaman geçmesi, uygun şartların oluşması gerekiyor. İki kitap vasıtası ile Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmişten kopup yeni bir medeniyete zoraki geçme aşamalarının etkilerini farklı coğrafyalardaki farklı sonuçlarını görmek mümkün.
Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile beraber en çok bilinen eseri. 1949 yılında ilk baskısı yapılan kitap Aralık 2011'de 19. baskıya ulaşmış. Dört bölüme ayrılmış romanda Mümtaz ile Nuran arasındaki, Tanpınar'ın deyimi dünyanın en basit, adeta bir matematik problemini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesini anlatıyor. Olaylar 1937 yılında İstanbul'da İkinci Dünya Savaşı'na girme endişelerinin yarattığı iklimde, Cumhuriyet sonrası modernleşme ile köklerine bağlı kalma arasında bocalayan insanların tartışmaları gölgesinde geçmekte. İstanbul'un aydın kesiminin gözüyle tanık olduğumuz tartışmalarda Mümtaz'ın hem üniversitede hocası hem amcasının oğlu olan İhsan yaşanılan ortamı şöyle özetler: "Tabiî şekilde ihtilâl, halkın veya hayatın, devleti geride bırakmasıyla olur. Bizde ise hayat ve halk yani asıl kütle, devlete yetişmek mecburiyetinde. Hatta çok defa münevver ve devlet adamı bile… Düşüncenin evvelden hazırlanmış yolunda yürümek! En aşağı 1839’dan beri bu böyle… Onun için hayatımız o kadar yorucu oluyor. Kaldı ki, üzerimizde asırlardan gelen büyük bir terbiye de var. Her şeyi bozan, bizi adeta mahkûm eden bir itiyat… Çabuk vazgeçiyoruz. Müslüman şarkın en büyük hususiyeti budur. Şark vazgeçer. Sade güçlüğün karşısında değil, zamanın, tabiî zamanın karşısında vazgeçer…"
Aynı şekilde Nuran ile Mümtaz arasındaki hayatı nasıl yaşamak gerektiği ile ilgili bir konuşmada da Mümtaz:
"Ümitsizlik, ölümün şuuru, yahut bizdeki terbiyesi... Onun hayatımızdaki bir yığın kıskacı... Dört tarafımızı saran mengene dişleri, ne bileyim. Her hareket, cinsi ne olursa olsun, onun neticesidir. Hatta şu devrimizde olduğu yerde kabuklaşmadan korku var ya... Sevilen şeylerin birbiri peşinden inkârı. Babam gibi olacağım korkusu. Nihayet, ne yapsam bir türlü ölümden kurtulamayacağım." der. Aslında insanın bireysel olarak tüm yaptıklarının ve yöneticilerin ülkede meydana getirmek istedikleri değişimlerin ölüm korkusundan ve babaya benzeme endişesinden meydana geldiğini imâ eder.
Nuran'la Mümtaz'ın aşkına en büyük karanlığı düşüren ise onları belki bir araya da getiren Mahur Beste'dir. Mahur Beste Nuran'ın dedesi Talât Bey'in karısı Nurhayat Hanım'ın Mısırlı bir binbaşı ile kaçmasından sonra yazdığı eserdir. Nuran da büyük annesine fiziksel olarak çok benzetilir ve bu benzerlikten hep kaçmak ister. Aşkı ve hayatındaki diğer insanların mutluluğu arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığındaysa büyük annesi gibi bencilce davranmayacaktır. Bu belki de saadetin ağırlığındandır. Saadeti değil "Huzur" u seçer.
"İnsan ruhunun en az tahammül edebildiği şey, -belki daha ötesi olmadığı, kendimize mühlet vermeden yaşamaya mecbur olduğumuz için olacak- saadettir. Istırabın içinden geçeriz. Tıpkı çalılık, taşlık bir yolda yürür, bir bataktan kurtulmağa çalışır gibi ondan sıyrılmaya çalışırız. Fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda, bir köşeye bırakıveririz."
Bir Dersim Hikâyesi, Murathan Mungan'ın yaptığı seçkilerden biri. Günümüz edebiyatçılarından 1938 Dersim Katliamı ile ilgili birer öykü istemiş Mungan ve hem yaralayıcı hem sağaltıcı öyküler çıkmış ortaya.
Kitabın arka kapağında yazılan yazıya bakalım: "Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisini değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir."
Çoğu vicdanlı insanın düşündüğü gibi, kendi zamanımızda olsun bizden önce yaşanmış olsun, doğrudan müsebbibi olmadığımız olaylardan bizim payımıza düşen nedir? Bizim adımıza verilen kararlardan, karşı çıkmadığımız tepki göstermediğimiz durumlardan da sorumlu değil miyiz? Şule Gürbüz, "Çok Uzakmış, Ancak Tayyareyle Gidilebilirmiş" öyküsünde kayıtsız insanların dünyasında, gazete haberlerinden etkilenen bir karakterin ağzından şunları söyler.
"Dünya ben tanımadığım için kocamandı. Kimsenin ne olduğu, ne yaptığı ve onlara ne yapıldığı belli değildi. Biz ânın içinde andan habersizdik. Aynı anda yaşıyor ve birinin her yeri ağrıyorsa bu ağrılardan bize düşecek paya vereceklerimizi ne zaman ödeyecektik? Herkes şahsi borcunu bir şekilde öder ya da borçlu gider. Ödenmemiş borç, unutulmuş ya da affedilmiş değildir, bilirim ama kalabalığa, topluma ait borçlar kime kesilir bu da mı pay edilir, sonrakilere kalır da parasını yiyip içenin, bir şey bırakmayanın kınandığı gibi ayıplar da bize mi kesilir?"
Yine kitapta Dersim katliamı ile doğrudan ilgisi olmayan insanların, geçmişteki izlerin nesiller boyu aktarılması ile dolaylı da olsa etkilenip, dedelerinin günahları ile kirlenmelerini anlatan Behçet Çelik öyküsü "Lori Lori" öyküsü, Yavuz Ekinci'nin "Dedemin Madalyası" öyküsü, Seray Şahiner'in "Çifte Sultanlar" öyküsü ve Barış Bıçakçı'nın "Ekber, Sen..." isimli öykülerini ayrı bir yere koyduğumu belirtmeliyim.
Aynı vatanda aynı yıllarda geçen farklı yaşamları anlatan bu iki kitaptan sonra Malcolm X'in sözünü hatırlamalı: ''Eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler sizin mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise sevmenizi sağlar.'' Geleceğimizi geçmişin yükünden kurtarmadığımız sürece mutluluğa değil huzura bile kavuşamayız.
Etiketler:
Ahmet Hamdi Tanpınar,
Bir Dersim Hikayesi,
Huzur,
Murathan Mungan
10 Mayıs 2012 Perşembe
Dumrul ile Azrail - City of Angels
İnsanlaşmanın tehlikeli tuzaklarından biri olan tanım arayışları, içini usul usul yokladığında anlamalıydı oyunun gizli kurallarına yenik düşebileceğini.
Bir hikâyenin sonunu merak etmenin, her şeyin başlangıcı olabileceğini hiç bilmediği için, kendi kurallarıyla genleşen hikâyelerin, sonunda kimleri içine alabileceğini de bilemiyor. Kendi kendine büyüyen hikâyeler, sonunda kimseyi dışarıda bırakmazlar. Yalnızca kahramanlarını değil, ikinci , üçüncü kişilerini, kimi zaman tanıklarını, hatta dinleyenlerini de içlerine alacak kadar genişleyebilirler. Tıpkı kutsal kitaplardaki hikâyeler gibi... Hangi hikâyenin kıyısında kendi hikâyeniz başlar, bunu kim bilebilir ki?
Ben gücümü ölümden alırken, ölüm benden gücümü almıştı. Bunca yılın döngüsü, görünmez elimin dengesinde benden habersiz terazi değiştirmişti. Beni öldüren aşk, aynı zamanda derin bir yaşama gücü vermişti bana. Ölümsüzlükten cayıp yaşayacaktım. Bir gün, onu bulmak ümidiyle yaşayacaktım.
Metinler: Dumrul ile Azrail /Yedi Kapılı Kırk Oda - Murathan Mungan
İlk Yayın:13.04.2011- 08:57
15 Mart 2012 Perşembe
Kalan'lar
Bugün Kalan'lar konulu bir kitap ve filmden bahsetmek istiyorum. İlki Leylâ Erbil'in "Kalan" isimli romanı. 2011 yılının en iyi 10 romanından birincisi seçilen Kalan, daha ilk sayfasında "Bu kitap hiçbir 'ödül'e katılmamıştır." ibaresiyle farklı bir yazarı okuduğumu hissettirmişti. Daha önce Leylâ Erbil okumadığımı belirterek kitaptan bahsedeyim biraz. Kitap üç bölümden oluşuyor. Önsözce, Birinci ve İkinci Bölüm. Baş karakter Lahzen İstanbul Fener'de büyümüş, çocukluğu ablası, annesi ve nefret ettiği annesinin sevgilisi ile geçmiş. Önsözce klasik önsözlerden farklı olarak yaklaşık 70 sayfa kadar şiirsel düz yazıdan oluşan Bizans ve Osmanlı'ya uzanan Anadolu tarihi ile kişisel anıların, felsefe, mitos ve din inancı ile ilgili düşüncelerin birbiri ile kaynaştığı, bilinç akışı tekniği ile yazılmış bir bölüm. 138 sayfa süren Birinci Bölüm'de ise daha çok aile, çocukluk anıları rehberliğinde Türkiye tarihini de içeren, daha sonra sürgün edilmiş Rum, Ermeni ve Yahudi dostlar, komşular, ilk aşk, devrim hayali, sanatçı ve kadın olarak birey olma zorlukları var. Bütün bunları anlatırken karakteri seçimleri için sorgulayan ve gerçeği araması/anlatması konusunda yönlendiren iç sesi de eşlik ediyor. Anlatımının karmaşıklığı ve ikincil bir sesin müdahalesi ile deliliğin kıyılarında dolaştırdığı karaktere İkinci Bölüm'de konulan "deli" teşhisinden bahsediyor ama okur olarak biz biliyoruz ki aslında normal olandır Lahzen. 20 sayfalık bu son bölümde ise iç ses yazıya hakim oluyor ve karakterin söylemek isteyip söyleyemediklerini ortaya koyarken bir türlü ayrılmayı başaramadığı kocası Sabit (onu da yine ayrılmayı başaramadığı toplumla özdeşleştiriyor) ve birlikte yaşamayı istediği sevgilisi Zeyyat ile konuşmalarını içeriyor. Yaşamının çaresizliğini kabullenmiş ama yine de hayal kurarak veda ediyor Lahzen okura.
Biçimden, kurallardan hem yaşarken hem yazarken hoşlanmadığı belli olan Leylâ Erbil bunu kurduğu cümle yapıları, roman kurgusu ve noktalama işaretleri ile de belli ediyor. Kesinlikle farklı bir yazar okumak isteyenlere tavsiye olunur.
Filme gelince The Descendants dilimize Senden Bana Kalan diye çevrilse de aslında aynı soydan gelenler anlamı taşımaktadır.
2012 yılı En İyi Uyarlama Senaryo Oscar'ı kazanan film Kaui Hart Hemmings'in romanından Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash tarafından senaryolaştırılmış. Alexander Payne daha önce de Sideways ile 2005 yılında bu ödülü almıştı. Film, eşi bir tekne kazasında komaya giren Matt King'in, işleri yüzünden ihmal ettiği ailesini karısının bitkisel hayata girmesiyle bir araya getirmeye çalışırken aile içi bir sır ortaya çıkar. Hawai'de yaşayan ve bu sırrı çözmek için kızları ile Kauai'ye giden Matt ailesinden kalan araziyi de ziyaret eder. Aslında çok zengin olmasına rağmen aileden kalan mirası kullanmamak gibi bir düstur edinmiştir ve diğer kuzenleri tarafından arazi satışını gerçekleştirmesi için atanan kayyumdur. Kızları ile yaşadıkları, öğrendiği sır ve aile mirasına duyduğu saygı sebebi ile Matt yeni kararlar alır. Oyunculuk açısından oldukça başarılı olan film özellikle maddiyatın yüceltildiği günümüz dünyasında kanaatkâr olmanın ve kendi emeği ile çalıştığını harcamanın değerini ortaya koyuyor.
Biçimden, kurallardan hem yaşarken hem yazarken hoşlanmadığı belli olan Leylâ Erbil bunu kurduğu cümle yapıları, roman kurgusu ve noktalama işaretleri ile de belli ediyor. Kesinlikle farklı bir yazar okumak isteyenlere tavsiye olunur.
Filme gelince The Descendants dilimize Senden Bana Kalan diye çevrilse de aslında aynı soydan gelenler anlamı taşımaktadır.
2012 yılı En İyi Uyarlama Senaryo Oscar'ı kazanan film Kaui Hart Hemmings'in romanından Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash tarafından senaryolaştırılmış. Alexander Payne daha önce de Sideways ile 2005 yılında bu ödülü almıştı. Film, eşi bir tekne kazasında komaya giren Matt King'in, işleri yüzünden ihmal ettiği ailesini karısının bitkisel hayata girmesiyle bir araya getirmeye çalışırken aile içi bir sır ortaya çıkar. Hawai'de yaşayan ve bu sırrı çözmek için kızları ile Kauai'ye giden Matt ailesinden kalan araziyi de ziyaret eder. Aslında çok zengin olmasına rağmen aileden kalan mirası kullanmamak gibi bir düstur edinmiştir ve diğer kuzenleri tarafından arazi satışını gerçekleştirmesi için atanan kayyumdur. Kızları ile yaşadıkları, öğrendiği sır ve aile mirasına duyduğu saygı sebebi ile Matt yeni kararlar alır. Oyunculuk açısından oldukça başarılı olan film özellikle maddiyatın yüceltildiği günümüz dünyasında kanaatkâr olmanın ve kendi emeği ile çalıştığını harcamanın değerini ortaya koyuyor.
Etiketler:
Alexander Payne,
Kalan,
Leylâ Erbil,
Senden Bana Kalan
12 Mart 2012 Pazartesi
Dokunulmazlar - Intouchables
Cevap: Televizyondaki bütün sağlık, moda, dekorasyon, yemek programlarını ve sektör tanıtımlarını izler. Kendini toparlamaya başlayınca biraz kitap okur biraz film izler. Hatta bazen öyle güzel bir film izler ki, filmi seçen zevk sahibi kocasına şükran dolu gözlerle de bakmayı ihmal etmez. :)
Dokunulmazlar, Olivier Nakache ve Eric Toledano tarafından yazılıp yönetilmiş 2011 yılı Fransa yapımı bir film. Küçük Beyaz Yalanlar'dan tanıdığımız François Cluzet, yamaç paraşütü yaparken kaza geçirip boynundan aşağısı felçli ve ultra zengin Philippe'i, Omar Sy ise sekiz yaşında iken, çocuğu olmayan teyzesi tarafından evlat edinilip Senegal'den Paris'in varoşlarına gelip, hırsızlığa karışan Driss'i canlandırıyor. Hayat şartları, tarzları, zevkleri, eğitimleri aslında arkadaş olmalarına imkân tanımayacak iki insan Philippe'in bir bakıcıya tekrar ihtiyaç duyması, Driss'in ise sosyal yardım alabilmek için iş başvurusunda bulunduğuna dair bir imza almak zorunda olması ile karşı karşıya gelirler. İş görüşmesi sırasında motivasyonun nedir sorusuna verdiği "Earth Wind and Fire" cevabı ve güzel kızıl Magalie'yi gösterince Philippe karşısındakinin diğer bakıcıları gibi sıradan olmadığını anlar. İmzayı ertesi gün alabileceğini söyler, ertesi gün onun için ayrılan odayı ve evin lüksü ile Driss'i işe başlamaya ikna eder. Bundan sonrası iki arkadaşın, iki insanın benzer olmasının hiçbir anlamının olmadığını, ak ve kara gibi farklı olsalar da birbirlerinin hayatlarını nasıl güzelleştirebileceklerini anlatan, insanın en zor sağlık koşullarında bile hayatını paylaşabileceği eğlenebileceği biri varken, tüm dertlerinin küçüldüğünü gösteren, izlerken hiç bitmesin dediğim çok güzel bir film olmuş. Filmin gerçek bir hikâyeden alındığını da söylemeliyim tabi, herkese tavsiye ederim.
9 Şubat 2012 Perşembe
Bir (Film+Kitap)=Anadolu
Sevgili bebişimle izlediğimiz ilk film Bir Zamanlar Anadolu'da ve okuduğumuz ilk kitap da Serenad. İkisi de Anadolu topraklarında geçen olayları anlatıyor. Murathan Mungan'ın Yedi Kapılı Kırk Oda kitabının İkinci Levha bölümünde söylediği gibi:
"Söze 'bir zamanlar' diye başlamak, sözü ne kadar eskitebilir ki? Tarihin bütün zamanları eskidir. Şimdi'den bakıldığında hepsi eskir. Tarih ancak nasıl anlatıldığıyla yakınlaşır bize.
Bazen daha eski zamanlarda geçtiği halde, bize daha yakınmış gibi gelen olaylara, insanlara, durumlara zamanın rengini veren onların nasıl anlatıldığıdır."
Önce filmle başlayalım.Üç Maymun'dan sonra yine suç ve Anadolu insanının suça bakışı üzerine bir film yapmış NBC. Fakat Üç Maymun'un aksine sebep-sonuç ilişkisi net değil daha çok İklimler'in belirsizliği hakim. Üç Maymun'da maddi sebeplerden ötürü patronunun suçunu üstlenen bir şoför vardı ve adaletin aldatılması sonucu oğlu da suç işleyen şoförün oğlunu kurtarmak için bu suçu başka birinin yüklenmesini sağlaması anlatılıyordu. Bir nevi suç transferi denebilir sanıyorum. Bir Zamanlar Anadolu'da filminde de benzer bir konu var. Bir cinayet soruşturması sırasında savcı, doktor ve komiserin suç kavramına yaklaşımları ve hayatlarının bir noktasında suçla karşılaşma ve buna göre değişimleri. Filmin en beğendiğim yönlerinden biri ölüm sebebi diye kayda alınan kavramın aslında gerçekten ölümün oluşumuna neden olan olay olup olmamasının incelenmesi. Şöyle ki aslında ölüm sebebi travmaya bağlı kan kaybı olarak kayda geçebilir ama esas sebep o kişinin başkalarınca yüksek bir yerden aşağı atılmasıdır ama kayda, fiilin sonucu sebep olarak yazılır. Bunun yanında filmde fazlası ile dikkatimi çeken açık noktalar var. Birincisi her şeyi sorguladığını düşünen savcının kendi karısının ölümünü gözü kapalı olarak kabullenmesi. İkincisi ise doktorun otopsi yapıldığı sırada maktulün diri olarak gömüldüğünü gizleme çabası ve maktulün kanının hem mecazi hem gerçek anlamda üstüne sıçraması. Şimdi doktorun bu hareketi karşısında insan, sunucu olduğu törende ödül almış Meryem Uzerli şaşkınlığı yaşıyor: Ama neden, ama neden?? diye sormaktan kendini alamıyor. İnsanın aklına bir kaç sebep geliyor ama hiçbiri için işte bundan oldu diyemiyor. Bunun haricinde komiseri canlandıran Yılmaz Erdoğan'ın ve doktoru canlandıran Muhammet Uzuner'in oyunculuğuna bayıldım. Fakat Fırat Tanış'ın dublaja katılmamış olması sesini çok iyi bilen seyircide yabancılaşma duygusu yarattığını da söylemeliyim.
BZA'nın Oscar yolculuğuna çıkamayacağı tam filmi izledikten sonra belli olmuştu. Hikâyesi çok güçlü olan Serenad romanı ise eğer filme çekilirse, eminim Oscar bile kazanır. I. ve II. Dünya Savaşları sırasında soykırımdan kaçmaya çalışan 3 kadının hikâyesinin anlatıldığı roman edebi olarak beni çok mutlu etmese de olayların gerçekliği bakımından oldukça sarsıcıydı. Türkiye topraklarında yaşanan Struma faciasının sonuçları, Kırım Türkleri'nin İnönü hükümeti tarafından kışkırtılıp ortada bırakılması, Ermeni tehciri... Bu üç olayın kesişimindeki Maya Duran çok derinlemesine hissedebildiğim bir karakter olmamasına rağmen, kitabın başlarında Zülfü Livaneli'nin bir kadının sesini çok iyi yazıya döktüğünü düşündüğüm bölümler oldu. Umarım bu romanı da Mutluluk gibi harika bir filme dönüşür.
"Söze 'bir zamanlar' diye başlamak, sözü ne kadar eskitebilir ki? Tarihin bütün zamanları eskidir. Şimdi'den bakıldığında hepsi eskir. Tarih ancak nasıl anlatıldığıyla yakınlaşır bize.
Bazen daha eski zamanlarda geçtiği halde, bize daha yakınmış gibi gelen olaylara, insanlara, durumlara zamanın rengini veren onların nasıl anlatıldığıdır."
Önce filmle başlayalım.Üç Maymun'dan sonra yine suç ve Anadolu insanının suça bakışı üzerine bir film yapmış NBC. Fakat Üç Maymun'un aksine sebep-sonuç ilişkisi net değil daha çok İklimler'in belirsizliği hakim. Üç Maymun'da maddi sebeplerden ötürü patronunun suçunu üstlenen bir şoför vardı ve adaletin aldatılması sonucu oğlu da suç işleyen şoförün oğlunu kurtarmak için bu suçu başka birinin yüklenmesini sağlaması anlatılıyordu. Bir nevi suç transferi denebilir sanıyorum. Bir Zamanlar Anadolu'da filminde de benzer bir konu var. Bir cinayet soruşturması sırasında savcı, doktor ve komiserin suç kavramına yaklaşımları ve hayatlarının bir noktasında suçla karşılaşma ve buna göre değişimleri. Filmin en beğendiğim yönlerinden biri ölüm sebebi diye kayda alınan kavramın aslında gerçekten ölümün oluşumuna neden olan olay olup olmamasının incelenmesi. Şöyle ki aslında ölüm sebebi travmaya bağlı kan kaybı olarak kayda geçebilir ama esas sebep o kişinin başkalarınca yüksek bir yerden aşağı atılmasıdır ama kayda, fiilin sonucu sebep olarak yazılır. Bunun yanında filmde fazlası ile dikkatimi çeken açık noktalar var. Birincisi her şeyi sorguladığını düşünen savcının kendi karısının ölümünü gözü kapalı olarak kabullenmesi. İkincisi ise doktorun otopsi yapıldığı sırada maktulün diri olarak gömüldüğünü gizleme çabası ve maktulün kanının hem mecazi hem gerçek anlamda üstüne sıçraması. Şimdi doktorun bu hareketi karşısında insan, sunucu olduğu törende ödül almış Meryem Uzerli şaşkınlığı yaşıyor: Ama neden, ama neden?? diye sormaktan kendini alamıyor. İnsanın aklına bir kaç sebep geliyor ama hiçbiri için işte bundan oldu diyemiyor. Bunun haricinde komiseri canlandıran Yılmaz Erdoğan'ın ve doktoru canlandıran Muhammet Uzuner'in oyunculuğuna bayıldım. Fakat Fırat Tanış'ın dublaja katılmamış olması sesini çok iyi bilen seyircide yabancılaşma duygusu yarattığını da söylemeliyim.
BZA'nın Oscar yolculuğuna çıkamayacağı tam filmi izledikten sonra belli olmuştu. Hikâyesi çok güçlü olan Serenad romanı ise eğer filme çekilirse, eminim Oscar bile kazanır. I. ve II. Dünya Savaşları sırasında soykırımdan kaçmaya çalışan 3 kadının hikâyesinin anlatıldığı roman edebi olarak beni çok mutlu etmese de olayların gerçekliği bakımından oldukça sarsıcıydı. Türkiye topraklarında yaşanan Struma faciasının sonuçları, Kırım Türkleri'nin İnönü hükümeti tarafından kışkırtılıp ortada bırakılması, Ermeni tehciri... Bu üç olayın kesişimindeki Maya Duran çok derinlemesine hissedebildiğim bir karakter olmamasına rağmen, kitabın başlarında Zülfü Livaneli'nin bir kadının sesini çok iyi yazıya döktüğünü düşündüğüm bölümler oldu. Umarım bu romanı da Mutluluk gibi harika bir filme dönüşür.
Filmle ilgili ve kitapla ilgili daha detaylı iki yazı için lütfen renkli bölümlere tıklayın.
Etiketler:
Bir Zamanlar Anadolu'da,
Nuri Bilge Ceylan,
Serenad,
Zülfü Livaneli
9 Kasım 2011 Çarşamba
Even The Rain - Yağmuru Bile
Icíar Bollaín'in yönetmenliğini yaptığı Yağmuru Bile, Bolivya'ya belgesel çekmek için giden bir film ekibinin başından geçenleri anlatıyor. Yönetmen Sebastian (G.G. Bernal) ve yapımcısı Costa (Luis Tosar) Bolivya'ya vardıklarında, Kristof Kolomb'un keşfettiği Cochabamba'da sömürgeciliğe ve köleliğe ilk karşı çıkan rahipler Bartolome de las Casas ve Antonio Montestinos'un hayatını çekip bir an önce ülkelerine dönmek isterler. Bütçeleri çok kısıtlı olduğu için Costa normalde ekipman yardımı ile yapması gereken işleri yerlilere yaptırır, figüranlara çok düşük ücretler öder ve bundan gururla arkadaşlarına bahseder.
Kızıyla beraber belgeselde rol alan Daniel, aynı zamanda bölgede su sıkıntısı yaşayan halka gösterilerde liderlik etmektedir. Daniel, bu gösterilerden birinde tutuklanınca Costa rüşvet karşılığında onu hapisten çıkartır ve bir miktar para vererek film bitene kadar olaylardan uzak durmasını ister. Film bitiminde tekrar hapse döneceği üzerine de hapishane müdürüne söz verir. Çekimler bitince Daniel kaçar ve gösterilerde yaralanan kızını kurtarmak için karısı gelip Costa'dan yardım ister. Filmin başında yerlilere karşı daha duyarlı olan Sebastian, yükselen gerilim yüzünden bölgeden ayrılıp başka bir yerde kalan çekimleri tamamlamak için ısrar ederken, başlarda duyarsız olan ve paradan başka bir şeyi önemsemeyen Costa, Daniel'in kızını kurtarmak için isyancı halk tarafından kapatılan ve polisle çatışmaların yaşandığı mahallelere gider. Eşzamanlı olarak anlatılan iki hikâye de aslında 500 yıl önce olanlar yine tekrarlanmaktadır. Bir zamanlar altın için sömürülen insanlar şimdi su için sömürülmektedir.Daniel elinde megafon yaptığı bir konuşmada sorar:
-Bundan sonra neyi alacaklar? Nefesimizdeki buharı mı, alnımızdaki teri mi?
Filmin sonunda Daniel Costa'ya kızının hayatını kurtardığı için teşekkür ederken tekrar gelip gelmeyeceklerini sorar. Costa "Hayır" der. Artık emperyalizmin her çeşidi bölgeden çekilmelidir.
1 Kasım 2011 Salı
Yaz Kitapları 2011-1/ Şairin Romanı
Sevgili blog,
Seni çok uzun süredir ihmal ettiğimin farkındayım. Ha bugün, ha yarın derken yaz kitaplarını yazmaya ancak fırsat bulabildim. Bir karabatak olarak, abarttığımın farkındayım. İzleyici sayısına bakılırsa yokluğumda fazla kayıp olmamış hatta katılanlar olmuş, sağolsunlar deyip konuya geçelim.
Şairin Romanı
Hayat ve şiir üzerine bilgeliğin her satırda hissedildiği bir kitap Şairin Romanı. Aynı zamanda güzel sanatlarla uğraşmak isteyenler için neredeyse bir el kitabı, umutsuz anlarda, hayatla didişmenin yorgunluğunda şifa veren bir başucu kitabı... Kitabın birkaç kahramanı olmasına rağmen, ana izlek Gamenn isimli polisin şairleri öldüren bir seri katili yakalamaya çalışması üzerine kurulu. Usta şair Bendag'ın 50 yaşındayken terkedip 100 yaşında ölüme hazırlanmak için döndüğü Anakara'ya ayak basmasıyla başlayan hikâye, şiir filozofu Moottah'ın yirmi yıllık inzivadan sonra çırakları Zeey ve Tagan'la beraber çıktıkları gezide kazandıkları bilgiler ve birbirleri ile kesişen/teğet geçen yollarda ve zamanlarda şekilleniyor. Henüz dillerin farklılaşmadığı bir dönemde, Kızılderili doğa kültürünün, Selçuklu mimarisinin, Bertrand Russel’ın Aylaklığa Övgü’de bahsettiği komünal yaşam ile oluşmuş kentlerin, şiir okunan kahvehanelerin, rüya terbiyecilerinin, ruh sağaltıcılarının birbirinin içinde eridiği bir ütopya. Her ne kadar yazar kitabın bir distopya olduğunu söylese de, özellikle ilk üçte birlik kısmı ütopya olarak okunabilir. Bahsedilen "Yerküre" günümüz dünyası olmamasına rağmen, insanların başarı ve güç hırsı yüzünden bireysel cehennemlere dönüşmesine engel olunamayan bir dünya.
Romanın 15 yılda yazılması ve hayata/şiire/edebiyata dair deneyimlerin paylaşılma ihtiyacının ana hikâyeyi anlatmaktan zaman zaman öne geçmesi sonucu, roman merkezinin aktarımını 200. sayfaya kadar ertelenmesi okuma hızını olumsuz etkiliyor. Yine de sabırlı okurlar bu kitabı keyifle okuyacaklardır. Murathan Mungan "İyi romanlardan akılda en az üç sahne kalmalı" demişti İstanbul Modern'in bahçesinde. Benim aklımda kalanlarsa Moottah, Zeey ve Tagan'ın Haritacı Kaa'nın vücuduna dövme halinde çizdirdiği haritalardan yollarını bulmaya çalıştıkları sahne, Tagan'ın Güçler Dengesi Meydanı'ndaki uçurumun kenarında uçurtma uçurduğu sahne ile Gamenn'in marangozla karşılaştığı sahne.
Altını çizdiğim yüzlerce cümleden biri :
"Her insanın ömründe, kendinden önceki insanların anlamadıklarını anlamanın mutluluğu ve anlaşılmasını kendinden sonraki insanlara devredecekleri bilinmezliklerin kederi vardı. Biz her ne kadar öyle sansak da yaşam günün birinde birilerinin çıkıp tek tek çözeceği sırların bir toplamı değildi. Bütün sırları çözüldüğünde anlaşılıp kapağı kapatılacak okunmuş bir kitap değildi yaşam; yarım kalmış bilmeceleri, hiçbir zaman açıklığa kavuşmamış muammaları, çözülemeyen sırları ve olanca karmaşasıyla da yaşamdı."
Kitapla ilgili başka bir yazı için
Seni çok uzun süredir ihmal ettiğimin farkındayım. Ha bugün, ha yarın derken yaz kitaplarını yazmaya ancak fırsat bulabildim. Bir karabatak olarak, abarttığımın farkındayım. İzleyici sayısına bakılırsa yokluğumda fazla kayıp olmamış hatta katılanlar olmuş, sağolsunlar deyip konuya geçelim.
Şairin Romanı
Hayat ve şiir üzerine bilgeliğin her satırda hissedildiği bir kitap Şairin Romanı. Aynı zamanda güzel sanatlarla uğraşmak isteyenler için neredeyse bir el kitabı, umutsuz anlarda, hayatla didişmenin yorgunluğunda şifa veren bir başucu kitabı... Kitabın birkaç kahramanı olmasına rağmen, ana izlek Gamenn isimli polisin şairleri öldüren bir seri katili yakalamaya çalışması üzerine kurulu. Usta şair Bendag'ın 50 yaşındayken terkedip 100 yaşında ölüme hazırlanmak için döndüğü Anakara'ya ayak basmasıyla başlayan hikâye, şiir filozofu Moottah'ın yirmi yıllık inzivadan sonra çırakları Zeey ve Tagan'la beraber çıktıkları gezide kazandıkları bilgiler ve birbirleri ile kesişen/teğet geçen yollarda ve zamanlarda şekilleniyor. Henüz dillerin farklılaşmadığı bir dönemde, Kızılderili doğa kültürünün, Selçuklu mimarisinin, Bertrand Russel’ın Aylaklığa Övgü’de bahsettiği komünal yaşam ile oluşmuş kentlerin, şiir okunan kahvehanelerin, rüya terbiyecilerinin, ruh sağaltıcılarının birbirinin içinde eridiği bir ütopya. Her ne kadar yazar kitabın bir distopya olduğunu söylese de, özellikle ilk üçte birlik kısmı ütopya olarak okunabilir. Bahsedilen "Yerküre" günümüz dünyası olmamasına rağmen, insanların başarı ve güç hırsı yüzünden bireysel cehennemlere dönüşmesine engel olunamayan bir dünya.
Romanın 15 yılda yazılması ve hayata/şiire/edebiyata dair deneyimlerin paylaşılma ihtiyacının ana hikâyeyi anlatmaktan zaman zaman öne geçmesi sonucu, roman merkezinin aktarımını 200. sayfaya kadar ertelenmesi okuma hızını olumsuz etkiliyor. Yine de sabırlı okurlar bu kitabı keyifle okuyacaklardır. Murathan Mungan "İyi romanlardan akılda en az üç sahne kalmalı" demişti İstanbul Modern'in bahçesinde. Benim aklımda kalanlarsa Moottah, Zeey ve Tagan'ın Haritacı Kaa'nın vücuduna dövme halinde çizdirdiği haritalardan yollarını bulmaya çalıştıkları sahne, Tagan'ın Güçler Dengesi Meydanı'ndaki uçurumun kenarında uçurtma uçurduğu sahne ile Gamenn'in marangozla karşılaştığı sahne.
Altını çizdiğim yüzlerce cümleden biri :
"Her insanın ömründe, kendinden önceki insanların anlamadıklarını anlamanın mutluluğu ve anlaşılmasını kendinden sonraki insanlara devredecekleri bilinmezliklerin kederi vardı. Biz her ne kadar öyle sansak da yaşam günün birinde birilerinin çıkıp tek tek çözeceği sırların bir toplamı değildi. Bütün sırları çözüldüğünde anlaşılıp kapağı kapatılacak okunmuş bir kitap değildi yaşam; yarım kalmış bilmeceleri, hiçbir zaman açıklığa kavuşmamış muammaları, çözülemeyen sırları ve olanca karmaşasıyla da yaşamdı."
Kitapla ilgili başka bir yazı için
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








