27 Aralık 2010 Pazartesi

Cohen-Neruda-Lorca



"Federico

Dünyayı gördün sen, sokakları gördün

Acı sirkeden tattın

Ayrılıkları gördün tren istasyonlarında

Trenler ki dumandan tekerlekleriyle

Yol alır

Sadece taşların, rayların ve ayrılıkların

Olduğu yere"

Pablo Neruda - Federico Garcia Lorca İçin Ode

13 Aralık 2010 Pazartesi

Sahibinden Pilates...




Kaç zamandır ne yana baksam herkes pilates yapıyor!!! Madonna'sından Ebru Şallı'sına kadar herkes!Öyle ki haftada en az iki kez yapmayanı dövüyorlar!..

Merak ettim nedir, ne değildir, araştırdım. Gündem dışı kalmak hiç istemem çünkü!

Alman Joseph Pilates tarafından "dünya premieri" 1930' larda yapılmış bu spor, 2000' li yıllarda patlama yaşadı. Pilates, çocukluğunda bir çok hastalık geçirmiş ve vücudunu yattığı yerden güçlendirecek, direncini arttıracak hareketler keşfetmiş. Daha sonra da spor yöntemi olarak bu hareketleri 1. Dünya Savaşı sırasında sakatlanan ve hareketsiz kalan askerlerin tedavisinde kullanmaya başlamış. Sırt ve bel kaslarını güçlendiren, vücutta tüm kasları çalıştıran, omurların arasını açarak 2 cm'e kadar boy uzaması sağlayan ve dik durmaya yardımcı olan bu sporu yapmaya karar verdim.

Önce spor salonlarını araştırdım. Ofise yakın bi tane buldum ve randevu alıp görüşmeye gittim. Bana önce bi dolu soru sordular, sonra salonu gezdirdiler. Herşey çok güzeldi fakat sadece pilates dersi almak mümkün değildi ve yıllık üye olmak gerekiyordu. Kendimi o kadar spor sevdalısı görmediğimden üye olmadım. Pilates rüyam böyle son bulmadı tabii ki. Omurlarımın arasını 2 cm açacaktım. PC karşısında dik oturmaya çalışıp, gardımın 5. dakikada düşmesine engel olacaktım. Dolayısı ile ben de Pilates cdsi hediye eden bir kadın dergisi aldım!!! Hem ekonomik hem de kolay ulaşılır bi yöntem. Ver 5 lirayı, istediğin an evinde pilates yap... Daha ne isterim!

İlk fırsat bulduğumda şunu bi deneyeyim dedim. Jimnastik minderini tv'nin karşısına yerleştirdim. Cdyi çalıştırdım. Her bedava cd kaydında olduğu gibi kalite berbattı! Çeviriler sonradan geliyor, hareketler karışıyordu, üstelik seslendiren kişinin sesi o kadar monotondu ki mindere yatıp uyuyasım geldi! Sonunda minderde yatmak zorunda kaldım gerçi ama kesinlikle uykudan değil! Cd'nin başında bu spora başlamadan önce doktorunuza danışın diyordu, doktora danışmak komik geldiği için bi deneyeyim dedim ve gayet iyi gitti. İkinci bölümde eğer vücudunuz yeterince esnek değilse burdan sonra devam etmeyin diyordu ama basit görünen bi hareketti ve yapayım dememle mindere serilmem bir oldu! Başkalarını sakatlıktan kurtaran veya iyileşmelerine yarayan spor beni hareketsiz ve yerde bıraktı. Bacağımdaki acının geçmesi sanırım 10 dakika sürdü... Hintli pilates uzmanının anlattığı gibi bacaklarımı dümdüz uzatmışken burnumu dizlerime değdirecek kadar esnek olmak sanırım benim için bi hayal! En iyisi bisikletime ve tenis egzersizlerime geri dönmek. En kötüsü raketle kendi kafama vururum ki bu daha düşük bi ihtimal!
Pilates cdmi satmaya karar verdim, çok temiz hiç kullanılmamış, bi deneme sürüşü yapılmış, sahibinden...

Not: Bu yazı ilk kez 13 Aralık 2006'da yayınlanmıştır. 

30 Kasım 2010 Salı

Barselona

Giulia y Los Tellarini - Barcelona
Powered by abmp3 search engine

Bayram tatili vesilesi ile Barselona'da 5 gün geçirme fırsatım oldu. Gitmek isteyenler için  kısa bir özetleme yapayım. La Ramblas şehrin merkezi, İstiklal Caddesi gibi günün her saati hareketli. Yolun ortasındaki yayalar için ayrılmış bölüm canlı performanslarla, animasyonlarla, ressamlarla, küçük büfelerde satılan hediyelik eşyalarla, Gofre denen tatlılarla, çiçeklerle ve restoranlarla dolu. Bu orta kısmın kenarlarında tek şeritli birer cadde ve binalar yeralıyor. Binaların altında yine restoranlar ve hediyelik eşya satan dükkanlar mevcut...

La Ramblas'ın üst tarafı Plaça de Catalunya, yani Katalonya Meydanı. Havaalanından buraya otobüs seferleri var, tabi metro ile de gelebilirsiniz ama bir kaç hat değiştirmek gerek bu da bavullarla oldukça yorucu olabilir. La Ramblas'ın alt ucu ise Kristof Kolomb anıtı ve ardından Barselona Limanı'na çıkıyor. Burada teknelerin marinaya girmesine imkan sağlama amacı ile yatay olarak dönen bir köprü var ve köprünün ucunda bir alışveriş merkezi ve akvaryum bulunuyor. Plaça Reial, Barselona Katedrali, Barrio Gotico ve Katalonya Tarih Müzesi'ne yine La Ramblas'a bağlanan sokaklarla ulaşılabiliyor. Mercat Bouqeria, yine La Ramblas üzerinde meyve, şeker, çikolata ve kurutulmuş et satılan çok renkli bir pazar.

Tabelalarda üç dil kullanılıyor; Katalanca, İspanyolca ve İngilizce. Perşembe günleri Barselona Katedrali'nin önündeki meydanda antik pazar kuruluyor. Aynı yerde pazar günleri ayinden çıkan insanların oluşturduğu kuleleri de görmek mümkünmüş...

Barcelona için Gaudi'nin şehri deniyor. Ünlü mimar Antoni Gaudi'nin tasarladığı bir çok binaya rastlamak mümkün. La Pedrera, Casa Mila gibi ama en görkemli eseri kuşkusuz yapımı hala devam eden La Sagrada Familia kilisesi. 1882 yılında yapmına başlanan kilise hem yapının karmaşıklığı sebebi ile hem de halkın bağışları ile yapıldığı için bu kadar uzun yıllardır inşaat halinde. İnşaat halinde denilse de içine girilebiliyor.
Gaudi'nin ikinci en önemli çalışması Güell ailesi tarafından aristokratlar için yaptırılan Park Güell. Çalışmaları yönetmek için yirmi yıl Park Güell'in içindeki evinde yaşamış Gaudi. Sonunda şekerden ve pastadan yapılmış gibi evler ve inanılmaz mozaikler ile süslenmiş bahçeler inşa edilmiş...

Barcelona'ya gidip Picasso Müzesi'ne gitmemek olmazdı. İnternet üzerinden rehberli tura kayıt yaptırabilir, Picasso'nun mavi dönemini, Paris ve Barcelona arasında gidip gelmelerinin resmine etkisini, ilk çizimlerini görme şansına ulaşabilirsiniz.

Deniz ürünleri seviyorsanız paella yiyebilir, tapas atıştırıp geleneksel içkileri sangria deneyebilirsiniz. Şimdiden iyi gezmeler :)

28 Ekim 2010 Perşembe

Demek yazar olmak istiyorsun - Charles Bukowski

eğer içinden patlarcasına gelmiyorsa
herşeye rağmen,
yapma.
kalbinden, aklından, ağzından ve midenden
sorgusuzca çıkmadıkça
yapma.
eğer saatlerce bilgisayar ekranına bakarken
veya daktilonun başında
kelime ararken kamburun çıkıyorsa
yapma.
eğer bunu para ya da şöhret için
yapıyorsan,
yapma.
eğer bunu hayatında kadınlar olsun
diye yapıyorsan,
yapma.
eğer oturup tekrar ve tekrar
yazmak zorunda isen,
yapma.
eğer sadece bunu yapmayı düşünecek kadar
zor bir iş ise,
yapma.
eğer başka biri gibi yazmayı deniyorsan,
unut gitsin.
eğer gürül gürül yazmak için beklemen gerekiyorsa,
o zaman sabırlıca bekle.
eğer hiç gürlemiyorsa,
başka bir şey yap.
eğer ilk önce karına, kız arkadaşına
ya da erkek arkadaşına ya da
ailene ya da başka birine okutman gerekiyorsa
hazır değilsin.

nice başka yazarlar gibi olma,
nice kendini yazar olarak
isimlendirenler gibi olma,
silik ve sıkıcı ve gösterişçi olma,
kendini beğenme ile tükenme.
dünyanın kütüphaneleri
uykularında esnediler, senin gibi.
buna ekleme.
yapma.
ruhundan bir roket gibi
gelmedikçe,
delirmedikçe, intihara ya da cinayete
meyletmedikçe,
yapma.
içindeki güneş
mideni yakmadıkça
yapma.

Doğru zaman olduğunda ve seçildiysen,
o kendi kendini yazdıracaktır,
ya sen ölene ya da içinde o ölene kadar
devam edecektir.

başka bir yolu yok

asla olmadı.

--Bukowski

Çeviri: burcupc

Roman/Kurgu Yazarlığı

Tecrübe edecekleri acı, fiziksel, duygusal ya da zihinsel, bizim de deneyimleyeceğimiz acılardır. Yaralarını kendi yaralarımız gibi hissederiz, kağıt üstündeki insanlarla aynı acıyı çekeriz. Bu daha da kötüdür aslında. Çünkü bizim parçamız olan bu insanları deneyimin başından daha fazla değiştirebiliriz.
Bir yazar olarak, karakterlerinizin sonunu kontrol edebilirsiniz. Duygusal tahribatı ya da fiziksel ızdırabı derinlemesine araştıracak olursanız, hala durumun sonucunu kontrol edebilirsiniz. Acıyı yaratırsınız, karakterlerinize çile çektirirsiniz ve acıyı aniden kesebilirsiniz.
Karakterlerinizi incitmenin sizi sadist yapmayacağını bilin. Sevdiğiniz birilerine kasti olarak zarar verip acı çekmelerini izlemiyorsunuz. Onlara bir hediye veriyorsunuz, büyümeleri ve gelişmelerine yardım ediyorsunuz. Karakteriniz kağıt üzerinde canlı kalabilmek için yaptıkları daha fazla anlam kazanacaktır. Gerçek hale dönüşeceklerdir.


Deneyime izin verin
Karakterlerinizin acı çekmesine izin verin ve bu yaraları taşısınlar. Korkmanın ne demek olduğunu bilmeyen gerçekten mükemmel bir karakter mi istiyorsunuz? Harekette bulunmanın getireceği kaybı ya da sonucu bilmeyen  insanlar mı istiyorsunuz?
Harry bir keresinde benim karakterlerimden biri için bir sahne yazdı. Zekice düşünülmüş ters kurguydu. Benim karakterimin tepkisi tamamen beyinsel tahribattı.O en çok sevdiği, önemsediği şeyi kaybetti. Suçu üstlendi. İzlemeyi bıraktı ve neredeyse hayatıyla ödüyordu bunu.
Bu tepki Harry ile beni şaşırttı.  Haftalarca sandelyelerimizde oturduk ve karakterin savunmasını bırakıp büyümesini bekledik.  Uyumayı bıraktı, can yoldaşını gözünden ayrımadı. Korunma takıntılı ve korktuğu şeyi öldürme tutkunu haline geldi. Sonunda rahat edebildi.
Drama gerilimliydi, Harry ve ben bunu istediğimiz an durdurabilirdik ama yapmadık çünkü bir sonraki adım da ne olacağını görmek istedik, tıpkı iyi okuyucuların yaptığı gibi. Neredeyse karakterlerimizi öldürdük.


Öldürmeyen şey güçlendirir
Benim karakterim kendi meseleleri ile uğraştı. O ve can yoldaşı, beraber öyle kötü düştülerki onları geri getirebileceğimizden emin olamadık. Fakat bir güven noktasına ulaştılar, bu güven duygusu enkazını izlemek çok  acı vericiydi.
Bu iki karakterin yaşam durağanlıklarını/dengelerini tekrar sağlamaları inanılmazdı. Zihinsel yaralar kaldı, eskiye göre karakterim daha güçlü hale geldi, büyüdüler.
Sevdiği birini ani olarak kaybetmesi ile daha olgun, gelişmiş bir karakter haline dönüştü. Ayrıca kaybı önleyemeyeceğini anladı. Her bir korku deneyimi, bizi daha güçlü hale gelmemizi sağlar, aynı karakterlere olduğu gibi. Daha iyi yazarlar oluruz, romanlarımızda daha olgun insanlar olur.
Karakterlerinize hissetmeleri için izin verin. Onların gerçek olmalarına ve hayatı bütün çalkantıları ve şaşkınlıkları ile deneyimlemelerine imkan tanıyın. Siz onları eğlence olsun diye incitmiyorsunuz, bir deneyim sunuyorsunuz. Bu deneyimle ne yapmak istediklerini ve ne hale dönüşeceklerini bilmek istemez misiniz?


Yazının orjinali için tıklayınız.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Kısa Öykü Yazarları için Alıştırmalar-2

Yeni Alıştırmalar:
  1. Bir kısa hikayenin ilk 250 kelimesini yazın, ama  bunu TEK CÜMLE ile yazın. Bu cümlenin dilbilgisi kurallarına uygun ve noktalama işaretlerinin doğru olduğundan emin olun. Bu alıştırma, sizin cümle yazımındaki etkinliğinizi artırmanızı sağlar.
  2. Sırlarını açığa vermek istemeyen iki insan arasında geçen bir dramatik sahne yazınız. Ne birbirlerine ne de okuyucuya bu sırrı açık etmemeliler.
  3. Farklı bir aksanla, açıklayıcı bir öykü pasajı yazın. İnsanların, barda, restoranda, berber dükkanında veya kamuya açık başka mekanlarda nasıl konuştuğunu dinleyin. Kağıt üstünde, bu dilsel tadı yakalamaya çalışın.
  4. Cümle ve paragraf yapısı ile oynayın. Çok beğendiğiniz yayınlanmış bir eserden, açıklayıcı bir pasaj, bir ya da daha fazla paragraf bulun, bütün cümleleri revize edin. Pasajı tamamen basit cümlelere indirgeyin; pasajı karışık/birleşik cümleler ile yazın; pasajı değişken cümle yapıları ile yazın (hem basit hem birleşik). Cümlelerle oynadıkça, yeni yollar düşündükçe, cümle yapısının tempo yaratmakta, ritmi değiştirmekte, lezzet  arz etmekte ne kadar yardımcı olduğunu göreceksiniz.
  5. Fiillere odaklanın. Bir sayfa düz yazı şeklindeki bir pasajı alın ve her cümledeki fiilleri gözden geçirin. Etken, edilgen, dönüşlü, işteş, geçişli, geçişsiz, ettirgen fiiller mi? Metaforik anlamları var mı? Fiillerin, pasajı okumadaki etkileri nelerdir?
  6. Kendi yazdığınız bir pasajı alın ve içindeki bütün fiilleri revize edin. Bunu bütün fiilleri bir kez etken yaparak, bir kez de edilgen yaparak deneyin. Sonra da mümkün olduğu kadar fiili metaforik yapmayı deneyin.
http://www.stumbleupon.com/su/1aRZhV/www2.hn.psu.edu/faculty/jmanis/assign/e50xs2.htm/r:t

14 Ekim 2010 Perşembe

Hanimiş!


Bir varmış, iki çokmuş. Bir zamanlar doğası, havası, hayvanları, denizleri, ağaçları, çiçekleri öyle güzel öyle verimli bir ülke varmış. Bu ülkenin insanları, değerini bilmezmiş kendilerinin ve sahip olduklarının. Bazen ülkede afetler olurmuş. Normal zamanlarda ülkenin yöneticileri hiç uğramadıkları yerlere, afet olunca giderlermiş. Normalde sokakta insanlardan köşe bucak kaçarlarken, afet olduğunda gidip ellerini sıkarlarmış. "Yaralarınızı sarmaya geldik, afet işte" derlermiş.  Sonra insanlar kendi başlarına kalırlarmış. Büyük kazalar olduğunda, mesleklerin kaderleri suçlanırmış. Hatta "Güzel öldüler" derlermiş. İnsanlar da hiçbir şey yapmazlarmış. Ne düğün görüp oynarlarmış, ne ölü görüp ağlarlarmış... Sonra komşu ülkede göçük altında kalan işçileri kurtarmak için, canla başla çalıştıklarını görünce, yöneticilere kızarlarmış...Sonra unuturlarmış. Bu böyle gidermiş.

Prag Astronomik Saat Kulesi


The 600 Years from the macula on Vimeo.

Sevgili eşimle beraber gittiğimiz ilk yurt dışı şehir olan Prag meydanındaki 600 yıllık saati video yansıtma ile çok eğlenceli bir hale getirmişler. İzleyin derim...

12 Ekim 2010 Salı

Gran Torino


Gran Torino bendenizin çok sevdiği Clint Eastwood'un 2008'de yönettiği filmi. Bir çok ödülü ve adaylığı bulunuyor. imdb'de 10 üzerinden 8.4 aldığını da izledikten sonra öğrendiğimi belirterek konuya gireyim. Yazarınızın, okul çıkışı önce döner yiyip sonra üstüne turşu suyu içip ve turşu yedikten sonra bir de boza patlattığı günler nasıl geçmişte kaldıysa, pek muhterem Clint abimizin de Kirli Harry'lik, sonracığıma Bir Avuç Dolusu Dolar İçin'lik zamanları daha da gerilerde kalmıştır. Kendisi Michigan ahalisinden olup, etrafı Hmong denen Çin, Tayland ve Vietnam'da yerleşik çekik gözlü güzide ırkla çevrilmiştir. Kore savaşı sırasında yaşadıkları yüzünden bütün hayatı mahvolmuş olan huysuz Walt ile Vietnam savaşı yüzünden ülkelerinden göçetmek zorunda kalan komşuları arasında, gel zaman git zaman bir dostluk başlar. O kadar ki Walt'a ailesinden, çocuklarından daha yakın olurlar. Walt bir taraftan Thao ve Sue ile arkadaşlığıyla özellikle Thao'ya hayatı öğretirken kendisi de onlardan nasıl huzurlu yaşanacağına dair bir şeyler öğrenir.

11 Ekim 2010 Pazartesi

10 Ekim 2010 Pazar

Alıntı-1

Kings of Convenience- Manhattan Skyline
Gösterenin gösterilene karşı mutlak bir gücü ve iktidarı vardır, fakat buna rağmen gösterileni yönetmez. Gösterilen çoktan gözden çıkarılmıştır. Gösteren bir başkasını, gösterileni kime göstermekteyse onu yönetir, zira onun eylemini yönlendirmekte, nereye bakacağını tayin etmektedir. Böylelikle ortaya çıkan sonuç, efendinin aslında kölesini değil, kahyasını yönetmekte olduğudur ve bu durum karşısında kölenin aklı olabileceği kadar karışmış durumdadır.
Abdurrahman Aydın-BirGün

3 Ekim 2010 Pazar

Koku - Film ve Roman arasındaki farklar



Kitapta: Grenouille daha çirkince tariflenmiş, içindeki kötülüğün dışından sezildiği bir karakter. Tam bir antikahraman.

Filmde: Çirkin değil hatta sevimli bir çocuk bulunmuş karakter için. Hatta bebeğin pazar tezgahının altında ağlaması, annesinin onu ölüme terk etmesi, yetimhanedeki çocukların onu boğmaya çalışmaları, sevimli görünüşü izleyicinin karakterle özdeşleşmesini sağlıyor ve empati kurmasına yardımcı oluyor.



Kitapta: Grenouille ilk önce süt anneye veriliyor ve 3 süt anne değiştiriyor. Hepsi çocuğun diğer bebeklerin de sütünü emdiğini ve bir türlü doymadığını söylüyor. Son süt anne çocuğu kiliseye geri getirdiğinde içine şeytan girdiğini söylüyor. Çünkü hiç kokmayan bir bebek.

Filmde: Süt anne kısmı atlanmış, hemen yetimhaneye götürülüyor ve Madam Gaillard’a teslim ediliyor. Çocuğun kokusuz olması kitabı okumamış izleyici için sürpriz oluyor.



Kitapta: Madam Gaillard kiliseden gelen ödeme kesilince Grenouille’i tabakhaneye götürüyor. Onu Mösyö Grimal’e bir komisyon karşılığında satıyor. Daha sonra ileriki yaşantısının bir özeti veriliyor ve 90’lı yaşlarda yoksulluk içinde vefat ettiği, kimsesizler mezarlığına gömüldüğü anlatılıyor.

Filmde: Madam, Grenouille’i tabakhaneye teslim ettikten hemen sonra, aldığı parayı çalmak isteyen hırsızlar tarafından boğazı kesilerek öldürülüyor. Daha sonra da Grenouille’in çıkar ilişkisinin bittiği insanların bir şekilde öldüğünü görüyoruz. Annesi doğumdan sonra asılmıştı. Daha sonra Baldini’den koku yapımı ile ilgili bütün bilgileri ve kalfalık belgesini de alıp yola çıktıktan sonra Baldini’nin evi yıkılacaktır. Hatta Duruot da suçlarının üstüne kaldığı kişi olarak idam edilerek öldürülür. Grenouille’in “kene” metaforu filmde böylelikle altı çizilerek anlatılmış.



Kitapta: Grenouille'in ilk kurbanı Paris’teki kızla karşılaşması, bir izin gününde Kral’ın tahta çıkışının yıldönümü kutlamalarında olmuştu. Kızın kokusunu nehrin öteki ucundan almış. Kokunun izini takip etmişti.

Filmde: Grenouille, Mösyö Grimal’in emriyle teslimata katılmak için kasabaya inmiş ve ortadan kaybolmuştu. Kız erikleri satmak için kalabalığa karışmış, Jean-Baptiste onun kokusunu almış ve Grimal’den ayrılmıştır. Kızın peşinden gider ve kız ona erik satmaya çalışır. Daha sonra geri döndüğünde Grimal’den dayak yer bu yüzden. (Empati sebebi)



Kitapta: Kızı görür, ona yaklaşır, bu sırada kız arkasında biri olduğunu hisseder ve döndüğünde Grenouille kızın boğazına yapışır ve çığlık atamadan öldürür.

Filmde: Kıza yaklaşır, koklar, kız arkasına dönünde çığlık atar. Grenouille onun bağırmasını engellemek için ağzını kapatır. O sırada merdivenlerden birileri gelmektedir. Kızın bağırmasını duymasınlar diye iyice bastırır. Onlar gittiğinde elini kızın ağzından çeker ama kız ölmüştür. Bunu bilinçli olarak yapmaz.( Empati sebebi)



Kitapta: Baldini’den iş isteyen Grenouille küstah, kendini bilmez bir oğlandır.

Filmde: Parfümcülüğü öğrenmek isteyen, görgü kurallarını bilmeyen, heyecanlı birisi. (Empati sebebi)



Kitapta: Grenouille mağaraya kapandıktan sonra, tamamen insanlıktan çıkar, rüyalar aleminde yaşar. Gördüğü bir kabusla, kendi kokusuzluğunun sonucu olan sisin onu öldüreceğinden korkar ve normal yaşama dönmeye ve kendine bir koku yapmaya karar verir.

Filmde: Yaşadığı mağara hayatı daha inzivaya çekilmiş bir tarzı yansıtmakta, kabusta ise Paris’te öldürdüğü kızla ilk karşılaşmalarında, kokusu olmadığı için kızın onu fark etmediğini görür. Uyanınca kendisini koklar ve hiç kokusu yoktur, bunun üzerine kendine bir koku edinmek ve “insan” olarak fark edilmek üzere şehre döner. (Burada bir ölüm korkusu olmadığı için biraz zayıf kaldığını düşünüyorum)



Kitapta: Mağaradan kasabaya indiğinde haydutlar tarafından kaçırıldığını söyler. Sağlıklı yaşamla ilgilenen Marquise de la Taillade-Espinasse’a bildirilir. Onun tarafından hem eski sağlığına hem de yabani halinden kurtulup bir beyefendiye dönüşür.

Filmde: Böyle bir bölüm yok. Jean-Baptiste mağaradan sonra hemen Baldini’nin bahsettiği kokuları saklamayı öğreneceği yer olan Grasse’a gelir. (Konunun özü açısından anlatılmasa da olacak bölümler rahatlıkla senaryodan çıkarılabilir)



Kitapta: Grasse’a koku elde etmek için gider. Şehri dolaşırken kızın kokusunu alır ve bunun üstüne bir plan yapar. (Çok tesadüfi duruyor. Kitapta ilk öldürdüğü kızın kokusunu da uzaklardan almıştı, Grasse’takini de. Senaryo da iki farklı karşılaşma konulmuş bunların yerine)

Filmde: Grasse’ın en güzel kızı Laura ile yolda karşılaşır. Kızın kokusu Grasse’a gitmesinde etkili olur. Kızı gözetler ve kokusu için plan yapar.



Kitapta:  Grenouille'in katil olduğunun anlaşılması Laura'yı da öldürüp kokusunu elde etmek için evine döndükten sonra, şehrin kapısındaki görevlinin ihbarı ile olur.

Filmde:  Daha önce öldürdüğü kurbanlardan birinin köpeğinin, sahibinin kokusunu alarak Grenouille'in odasının zemimini kazıp perukları çıkartması ile suçlu olduğu anlaşılır. Bunun üzerine yola çıkan polis ekibi Grenouille'i Laura'nın kokusunu ormanda elde ettikten sonra yakalarlar.

En temel farklılık ise kitapta Grenouille'in  insanların onu sevmelerini sağladığı anda, kendisini ve insanları sevmediğini farketmesiydi. Nefret etmekten ve kendisinden nefret edilmesinden mutlu oluyordu. Filmde ise; ilk öldürdüğü kız aklına geliyor, asla birini sevemeyecek ve o kız tarafından ya da başkası tarafından sevilemeyecek olduğunu anlıyor.

24 Eylül 2010 Cuma

Kısa Öykü Yazarları için Alıştırmalar-1

Kısa öykü nedir? Bu konuda çok farklı tanımlamalar olmasına rağmen, kısa hikayelerin kısa olduğunu ve düzyazı halinde yazıldığını söyleyebiliriz.


Kısa hikayelerde;
Bir anlatıcı vardır.
En azından bir karakter vardır.
Bir olay meydana gelir. (Ya da bir başarısızlık)
Bir yerde vuku bulur. (Olay için gerekli zaman ve ortam)
Birisi bir şey öğrenir ya da öğrenmekte başarısız olur.


Bu beş özelliği aklınızda tutarak, neredeyse sonsuz alıştırma ile hikaye anlatıcılığınızı bileyleyebilirsiniz.


Anlatıcı Söylemi


Yirmi yıl önce, söylem, başarılı bir yazma kariyeri için geçiş hakkıydı. Genç yazarlara kendi söylemlerini geliştirene kadar yazmaları söylenirdi. Söyleminiz diğerlerinden ayrılır hale gelene kadar, mümkün olduğunca yazmak, okumak ve diğerlerine yazdıklarınızı okutmak,yorumlamalarını istemek gerekirdi. Bu teoriyi desteklemek için kanıt, başarılı yazarların çalışmalarının esasıdır. Herkes bir Hemingway hikayesi okumanız gerektiği konusunda hemfikirdir. Sözgelişi onun Hemingway tarafından yazıldığını bilmeden, onun tipik söyleminden tanırsınız. Faulkner bu felsefe için daha açık bir örnektir. Daha yakın yıllarda, herkesin tek bir söylemi olması gerektiği kavramı ikincil mesele haline geldi. Çünkü çok sayıda başarılı yazar birden fazla anlatıcı söylemi ile yazabildiklerini gösterdiler.




Bununla beraber, herhangi birinin sözü gibi olan, lezzetsiz ve sıkıcı, anlamsız klişelerle dolu bir anlatıcı söylemi okuyucunun dikkatini çekmekte ve kendinde tutmakta başarısız olacaktır. Ayrıca tutarsız bir söylem, anlatıcının karakterlere olan yaklaşımı hakkında okuyucunun kafasını karıştıracaktır.


NOT: Kariyerinin başındaki yazarlar için, başka yazarlara özenmek/taklit etmek oldukça rastlanan bir durumdur. Sıklıkla yazarken bunu yaptığımızın da farkında olmayız.


Beğendiğiniz bir kısa hikaye ya da romana, göreli olarak uzun, tanımlayıcı bir pasaj yerleştirin ve bir imitasyonunu yazın. Cümleyi yapısal ve kelime kelime söz dizimi olarak takip edin. Bu alıştırmayı farklı bir sürü yazar için yapın. Bu alıştırmayı yaparken en azından her seferde 250 kelime yazın.


En iyi Amerika Kısa Hikayeleri metinlerini kullanın. (Ben büyümenin Türkçe Tarihi'ni öneriyorum B.P.Ç.) Her yazardan 20 hikaye içermektedir ve bunların ilk sayfalarının imitasyonlarını yazın. (Bir başka öneri de içinden beğendiğiniz paragrafı ya da bölümü aynen alıp, devamını sizin istediğiniz şekilde getirmenizdir B.P.Ç.)


Geçtiğimiz üç yüzyıla ait üç favori yazarınıza ait bir kısa hikayenin imitasyonunu yazın. (Not: konuyu, ana karakterin cinsiyetini ve diğer detayları değiştirebilirsiniz.)


Özellikle önemsemediğiniz bir yazarın hikayesini alın ve parodisini yazın.


Bakış Açısı:


Dil, her zaman bir insandan gelen belli bir bakış açısı ile anlatır. Bilim insanları ve kanun yazarları bu gerçeği gizlemek için hep edilgen fiille yazarlar. Böylece tarafsız bir dille anlatılmış olur ama kimse bu iki alanda yazanlardan daha coşkulu bir biçimde tartışamaz.


Bir kısa hikaye yazdığınızda aşağıdaki bakış açılarından birini kullanırız.


Sınırlı Üçüncü Tekil Şahıs: Bunu özne "O" olarak tanımlarız. Bu bakış açısında, olasılıkla en popüler, tartışmalı olarak en doğal bakış açısıdır. Bütün olaylar karakterin varlığında vuku bulur ki biz hikayeyi onun bakış açısı ile öğreniriz. Eğer anlatıcı bir karakterin beynindeyse, başka birinin nasıl hissettiğini ya da düşündüğünü anlatamaz. Bu karakter, hikayenin ana karakteri olabilir de olmayabilir de.


Birinci Tekil Şahıs: Bunu özne "Ben" olarak tanımlarız. Sınırlandırılmış üçüncü tekil şahıs gibi, bütün olaylar bu karakterin varlığında geçer ve sadece onun duygu/düşüncelerini öğreniriz.


Her Şeyi Bilen: Kelime öbeğinin tariflediği gibi, bu tanrıvari bir bakış açısıdır. Anlatıcı özgürce bir karakterden diğerinin bakış açısına geçer. Bu tarz, önceki yüzyıllarda bu çok daha popüler bir anlatım şekliydi. Bu tür bir bakış açısını kısa hikayede başarıyla kullanmak çok zordur. Birden fazla karakterin bakış açısını geliştirmek zaman ister.


İkinci Tekil Şahıs: Bunu özne "Sen" olarak tanımlarız. Bu bazı deneysel yazıların haricinde kullanılmaz. Tam olarak "sen" okuyucu demektir. Bir hikayeyi bu bakış açısından anlatmak yorucu/bıktırıcıdır. Ayrıca bazı deyimler kullanıldığında bunların ikinci tekil şahıs tarafından kullanılması anlamsız olur.


Saf Uyarlama: Bu bir bakış açısı değildir ama çoğunlukla yazar oyuna benzer hikaye yazdığında kullanılır. Daha çok diyalog ve çok az anlatımdan oluşur. Anlatımlar da sahne yönlendirmelerinden çok az farklıdır. Hemingway'in "Hills Like White Elephants" bu tekniğin uygulandığı ve başarılı olduğu öykülerdendir.


Alıştırma: Yazdığınız bir hikayeyi alın ve onu farklı bir bakış açısı ile yazın. Orjinalinde birinci tekil şahıs ile yazdıysanız, sınırlı üçüncü tekil şahsın gözünden anlatın. Sadece özneyi çevirmekten daha fazlasını yapmaya ihtiyacınız olduğunu göreceksiniz. Üçüncü tekil şahsın gözünden anlattığınızda bir karakter hakkında daha tarafsız olabilidiğinizi göreceksiniz.


Eğer üçüncü şahıs olarak anlattıysanız birinci tekil şahsı deneyin. Eğer karakterinizi sempatik yapmakla ilgili sorununuz varsa bu oldukça verimli bir alıştırmadır.


Bunun için F. Scott Fitzgerald's The Great Gatsby isimli romanı harikulade bir örnektir. Çoğu okuyucu bu romanın üçüncü kişi romanı olarak hatırlarlar oysa birinci tekil kişinin bakış açısından anlatılır. Her şeyi Gatsby'nin komşusu Nick'in perspektifinden görürüz.


Başka bir alıştırma olmak üzere, başkasının basılmış bir hikayesini alın ve özellikle yarım sayfa kadar anlatım paragraflarını yazarın bakış açısından başka bir bakış açısı ile yazın. Bir kere daha bakış açısının değişimi ile dildeki değişimi gözlemleyin. Neleri eklemeniz, neleri çıkarmanız gerekmektedir? Bu değişim, okuyucunun karakter arasında geliştirdiği duygusal ilişkiyi nasıl etkiliyor?


The T.S. Eliot/John Gardner Killer Alıştırması: Bu alıştırma, büyük bir ihtimalle en zor ve en çok ilgi isteyen, en önemli alıştırmadır. Şair ve eleştirmen, T. S. Eliot, yazma konusunda inandığı en önemli şeyi tasvir etmek için "karşılıklı amaç" ("objective correlative") deyimini icat etmiştir. Bir nesnenin/hedefin tasvirini yaparak karakterin duygusal durumu ile ilgili bilgi alırız. Bunu okuyucuya bu duygusal durumun ne olduğunu ve motivasyonun ne olduğunu söylemeden yapmak önemlidir.


Son olarak, lider yaratıcı yazarlık öğretmenlerinden biri olarak tanınan John Gardner, öğrenciler için aşağıdaki alıştırmayı geliştirdi:


Orta yaşlı bir adam otobüs durağında bekliyor. Daha az önce oğlunun kötü bir şekilde öldüğünü öğrenmiştir. Adamın bakış açısını okuyucuya ne olduğunu anlatmadan tarif edin. Sokak adama nasıl görünecekitr? Sesler nasıldır? Kokular? Renkler? Bunları adam farkedecek mi? Üstündeki kıyafetler nasıl hissettirecek? Bu konuda 250 kelimelik bir tasvir yazın.


http://www.stumbleupon.com/su/1aRZhV/www2.hn.psu.edu/faculty/jmanis/assign/e50xs2.htm/r:t

21 Eylül 2010 Salı

Mükemmel Diyalog Nasıl Yazılır?

Senaryo yazmanın en zor bölümlerinden biri etkileyici diyalog yaratmaktır. Diyalog gerçek hayat konuşması değildir. Ekranda duyduğunuzda öyle gelebilir ama karakterlerin ne dediğine gerçekten odaklandığınızda senaryo diyaloğunun çok daha öz olduğunu anlarsınız.

Bu tür bir diyalog yazmak için bazı anahtar kurallar vardır, hem doğru atmosferi yaratarak hikayeyi hareketlendirir, hem de hikayeyi anlatmadan şekillendirmiş olur.

Diyalog Duyguyu Açıklamamalıdır, Nakletmelidir.

Bir filmi ilk düşündüğünüzde karakterlerin ekrandaki imajlarını hatırlarsınız. Diyalog hakkında sonra düşünebilirsiniz ama sözleri isteseniz de her zaman hatırlayamazsınız. İşte bu yüzden diyalog yazmanın en önemli kısmı satırları kısa tutmaktır.

Yeni yazarlar için senaryo yazmanın en zor kısmı duyguyu harekete geçiren ve hikayeyi olay örgüsünü anlatmadan ilerleten diyaloglar yazmaktır. Zorunlu açıklama bir karakterin hikayeyi ya da olayı açıkladığı bölümdür. (Örneğin Murder She Wrote/ Cinayet Dosyası'nda Jessica Fletcher'ın her bölüm sonunda katili açıkladığı bölüm)Kötü adamların nasıl yakalandığı anlatılır. Özellikle ilginç bir yazım değildir. Kısa yazmaya odaklanmak yerine diyaloğu kati yapın, laf kalabalığını kesin ve yeterli miktarda bilgiyi ulaştırın.

Ama, iyi diyalog yazmak onu sadece kısa tutmak değildir. Ayrıca benzersiz bir iletişim kurmalıdır. Alt metin kelimelerin arkasındaki gizli anlamdır. Bu bir arkadaşın gözlerini devirmesin ve "Tabi, harika!" demesidir. Onun, sizin önerdiğiniz şeyi aptalca bulduğunu bilirsiniz.

En iyi alt metinlerden biri David Trottier'in ünlü kitabı “The Screenwriter’s Bible”dan gelir. Kitap, klasik film, “Double Indemnity”ye refere eder. Filmde, Fred McMurray bir sigorta satıcısıdır ve Barbara Stanwick'e olan ilgisini ifade etmek için otomobil metaforunu kullanır. Barbara der ki; “Bu şehirde bir hız limiti var, Mr. Neff. Saatte elli beş mil.” Adam ne kadar hızlı gittiğini sorar. Kadın cevaplar “Doksan civarı.” Adam der ki; “Motosikletinizden inip, cezamı kesin.” Kadın cevaplar, “Sadece bir uyarı ile sizi bıraktığımı farzedin.”

Senaryo Diyaloğunuzu Geliştirmek İçin İki Yol
İlginç ve anlamlı diyalog yazmak kolay bir iş değildir. Bu iki metodla kendinize yardım edebilirsiniz.

İlk önce, diyaloğunuzu yazdıktan sonra onu tekrar yazın. Kelimelere bakın ve daha ilginç bir şekle çevirebilmenin yollarını arayın, dili daha öz/veciz hale getirmek için gereksiz sözcükleri eleyin. “Vur onu yoksa ben seni vururum” yerine daha zekice birşey deneyin, “Devam et. Günümü şenlendir” yazın.

İkinci ipucu ise diyaloğunuzu sesli okumaktır. Kulağa nasıl geldiğini dinleyin. Dilinizden kolayca akıyor mu ya da garip mi kaçıyor? Sahneyi ileri taşıyor mu, karakterler hakkında bir şey ortaya çıkarıyor mu ya da gereksiz mi, silinirse hikayeyi etkilemez mi?

Bütün fikir, senaryo diyaloğunun senaryo fikri kadar ilginç olması gerektiği ve tesirini eksiltmemesi, artırması gerektiğidir. Esas öz; ilginç diyalogla tamamlanmış bir alt metindir. Artık vakit kaybetmeden senaryonuz için harika diyaloglar yazabilirsiniz.

http://www.screenwritingbasics.com/2010/06/how-to-write-great-dialogue-for-a-screenplay/

18 Eylül 2010 Cumartesi

İnsanlara dair ne öğrendiysem trafikten öğrendim

Camus "Hayata dair öğrendiğim ne öğrendiysem, futboldan öğrendim. Çünkü top hep beklemediğim köşeden geldi" demiş. İlk başta çok abartılı bir cümle gibi dursa da üstünde biraz düşününce hak veriyor insan. Hayata ve insanlara dair bir şeyler öğrenmek için hayatın farklı dallarında insanlarla ilişki içinde olmak yeterli. Ben de hayat değil ama insanlarla ilgili bir çok şeyi trafikten öğrendim diyebilirim. İnsanların araba kullanma stilleri aslında hayata yaklaşımlarının da bir göstergesi.


Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Kimisi yola çıkarken hazırlığını önceden yapar, yolda ihtiyacı olan şeyleri yanına alır, tedbirlidir. Kimisi yolda haldır haldır çanta karıştırır.


Kimisi kendisini yolun sahibi sanır, sizden yavaş gittiği halde sağa geçmez.


Kimisi emniyet şeridine girer, önünüze kırar. Sizi nasıl bir tehlikeye attığını veya zarar verdiğini zerre umursamaz, önemli olan o an için istediğini elde etmiş olmasıdır.


Kimisi sadece kendi yoluna bakar, etrafında akıp giden arabalarla, hayatla ilgilenmez.


Kimisi başkalarının başına gelen felaketle gereğinden fazla ilgilenir, amacı yardım etmek değil, merakını gidermek ve sohbet konusu yapmaktır.


Kimisi en iyi arabaya sahip olduğunu düşünür ve size böcek muamelesi eder.


Kimisi en kötü arabaya sahip olduğunu düşünür ve bunu gizlemek için size böcek muamelesi yapar.


Kimisi hızlı gidince keyifli gittiğini sanır.


Kimisi hem telefonla konuşur, hem sürmeye çalışır, hem de selektör yapar.


Kimisi de her zaman yol verir.


Kimisi en ufak olayda yaygarayı basar.


Kimi kurallara uyar, kimi kuralları delmek için yaşar.


Kimi efendice sırasını bekler, kimi kaynak yapar/söz keser.


Kiminin hangi yöne gideceğini önceden bilirsiniz, işaret verir.


Kimi arabasını düşmanından hınç alır gibi kullanır, kimi ona bebeği gibi bakar.


Kimi kendisinden zayıf durumda olanları umursamaz, anlayış göstermez, yardım etmez.
(Yayalardan nefret edenler var)

Kendi çevrenizdeki insanlara uygulayın, çok benzer insanlar göreceksiniz. İşte sizin yükselmenize engel olan biri, sizi kazıklayıp kötü ürün satmaya çalışan satıcılar, size yalan söyleyen sevgili, buluşmak için her seferinde ayağına çağıran arkadaş, derdinizle ilgiliymiş gibi yapan ama hemen dedikoduya koşan komşu, hazine arazisine gecekondu diken hemşeri.

Bir kitabın sinopsisi nasıl yazılır?

Önce birkaç kural. Bir senaryo özeti üçüncü tekil şahıs ve geniş zamanla anlatılır. Romanda böyle bir zorunluluk yoktur. Hedef ajansa olay örgüsünü nasıl kurduğunuzu göstermektir. Sizin bir hikayeniz vardır ve bir hikayenin yapması gerekeni yapar. Okuyucuyu yakalar, çatışmaları ve tehlikeleri inşa eder ve hikayeyi tatmin edici bir şekilde sonlandırır. Hikayenizi göstermek ve onu aktifleştirmek istiyorsunuz ama sürekli şekilde özetin doğasını anlatıyorsunuz. Bu şekilde hissediyorsanız kendinizi yıpratmayın. Eğer hikayeniz sıkıcı geliyorsa endişelenin ama biri okumak istiyor gibi görünüyorsa devam edin. Kaderi inşa etmeli ve tehlikeyi tırmandırmalı ve birinin daha sonra ne olacağını merak etmesini istemelisiniz. Sinopsisi bir arkadaşınıza okuyun, her paragrafta durup dinleyiciye sonunu merak edip etmediğini sorun. (Bunun için doğru insana ihtiyacınız var)

Genellikle hikayenizde yarım düzine büyük ana ihtiyacınız vardır. Gösterişli parçalar. Hikayenin dönüm noktaları bunlardır. Bence şöyle sıralanabilir.


Açılış sahnesi - Opening scene
Tetikleyici olay - Inciting event
Perde 1 kriz - Act one crisis
Perde 2 açığa çıkma- Act two revelation
Düğüm - Midpoint reversal
Perde 3 Felaket - Act three disaster
Doruk - Climax
Çözüm - Wrap up

Açılış Sahnesi:

Kitapta: Açılış sahnesi, tabiki, kitabın açılış tarzıdır. Ana karakteri ve dünyasını tanıtır. Bu insanın neden farklı ya da yeterince özel olduğuna dair bir lezzet verirki okuma isteği uyandırsın.
Sinopsiste: Karakteri anlamak için gerekli anahtar noktaları özetler. Bu detayları bilmeden, sinopsisi anlayamazsınız. Ana karakterin acıları geçirme yeteneği olması gibi.

Tetikleyici Olay:

Kitapta: Tetikleyici olay adı gibi hikayenin geri kalanını harekete geçirir. Bu genellikle şüphe uyandıran bir kancaya oturtulur ve kamuflajın arkasında bulabileceğiniz bir şeydir.

Sinopsiste: Bu olayı ve neden önemli olduğunu anlatan başka bir paragraftır. Sebep/güdü sinopsiste çok önemlidir, hikayenin ilerleyişini gösterir ve neden önemli olduğunu. "Ne" ve "nasıl" ile birlikte "neden" sorusuna cevap vermeyi de unutmayın (Bu sadece başlandıç için değil tamamı için geçerlidir).

Perde 1 Kriz:

Kitapta: Olayların son derece yanlış gittiği durumdur. Ana karakterinizin büyük bir problemi olduğunu ve çözmesi gerektiğini anladığı noktadır. Tipik olarak, bu tetikleyici olay ile yüzleştiği herneyse onu çözmeye çalıştığında olan şeydir.

Sinopsiste: Ne olduğu ve neden önemli olduğu ile ilgili bir ya da iki paragraftır. Tehlikeleri unutmayın, çünkü bunlar hikaye problemlerinin nasıl tırmanacağını gösterir. Daha önce Problem A vardı, çözülmesi gereken, şimdi ise durum daha kötü ve Problem B'yi çözmeli.

Perde 2 Açığa Çıkma:

Kitapta: Ana karakter biraz kazı yapar ve gerçekte öyle görünmeyen şeyleri ortaya çıkarır. Bir sır açığa çıktığında, bunu açıklamak ana karaktere ekstra yük getirir ama devam etmekten başka seçeneği yoktur.

Sinopsiste: Karmaşık bir olay örgüsü olmadıkça, bu bölümü bir paragrafla geçebilirsiniz. Ana karakterin kayaların arasına nasıl sıkıştığını gösterin, gerilimi tırmandırın.

Düğüm/Geri Dönüş:

Kitapta: Bunu herkes uygulmaz, ama ben hikayeyi ortasında yanyollardan ilerletmeyi ve okuyucuya ummadığı bir şey vermeyi seviyorum. Okuyucu hikayenin nereye gittiğini keşfettiğini sanır ama bekleyin! Bu aniden değişir.

Sinopsiste: Bir paragraf ile burada ana karakterin dünyası tepe taklak olduğu ve asla uygulamamaya yemin ettiği/uygulayamayacağı bir şekilde davranmaya zorlandığı anlatılır.

Perde 3 Felaket:

Kitapta: Bu doruğa giden bir koşudur. Ana karakterin günü kurtarmak için büyük bir planı vardır, tabi ki acınacak şekilde başarısız olur. Bu ya hep ya hiç planlarından birisidir ve hikayenin başından beri olduğundan çok daha kötü bir duruma gelir.

Sinopsiste: Bir paragraf ile olay ve gerilimin bir kez daha nasıl tırmandığı anlatılır. İyi bir nokta ana karakterin bu konuda nasıl hissettiğini göstermektir ki, sonrasında kazanmak için neleri riske edebileceğine inanalım.

Doruk:

Kitapta: Eldeki tüm kartların açıldığı, büyük kötü adamla karşılaşıldığı sondur. Ana karakter kim ya da ne 300 sayfadır hayatını mahvettiyse onunla yüzleşir.

Sinopsiste: Bir ya da iki paragraf nasıl sona ereceğini anlatır. Kandırma/yanıltma ya da kitap için bir sır bırakmayın, bu sinopsisin hedefi değildir. Siz sağlam ve mutlu edici bir son istiyorsunuz, öyleyse şimdiye kadar bahsedilen her şeyin çözülmesi gerek.

Çözüm:

Kitapta: Sonsuza kadar mutlu yaşarlar ya da kıyamet kopar, sizin seçiminiz. Ama ana karakter günü kurtarır.

Sinopsiste: Bir paragraf bütün hikayeyi bağlamak için. Eğer ana karakterin alması gereken bir ders varsa onu özetlemek için uygun bir noktadır.

Bu format size bir ya da iki sayfalık sinopsis verir, gerekirse ekleme veya eksiltme yapabilirsiniz. Her şeyin yolunda gitmesi için bir kural da şudur; açılış kısmı kitabın %5'lik kısmını kaplıyorsa, sinopsisin de %5'lik kısmını kaplamalıdır. Bu hikayenin hem hızlı gitmesine hem de yavaş gitmesine engel olur.

İlk sefer için kendinizi çok sınırlandırmayın, kötü olsa bile yazın. İlk taslağın hedefi temel bilgileri kaydetmektir.

Hepsini yazdıktan sonra, cımbızla çekip çıkartın. Zayıf fiilleri ve zarfları çıkarıp atın. Çünkü çok sınırlı bir yerde çok şey söylemeniz lazım. Bu yüzden de her cümle mümkün olduğu kadar öz olmalıdır.

Bunu bir kere yaptıktan sonra, güvendiğiniz ve hikaye hakkında hiçbir şey bilmeyen birine okutun. Kafasının karıştığı yerleri ve anlamadığı şeyleri işaretlemesini rica edin. Siz, bazı detaylar belli olmasa bile, insanların hikayenizi takip edebilmelerini istersiniz. Örneğin Vexon kondansatörünün ne olduğunu bilmeseler bile, kötü adamın onu kahramanın dünyasını patlatmak için kullandığını bilmeleri yeter.

Bazı insanlar isimleri büyük harflerle yazmanızı öğüt verirler. Ben daima ana karakterin adını ilk yazdığımda büyük harflerle yazarım, kalanında normale dönerim.

Sinopsisinizi okumalar arasında kuluçkaya yatırmak iyi bir fikirdir. Müsveddenizde olduğu gibi, araya biraz zaman koymak size perspektif verir ve defalarca okuyup da garipsemediğiniz cümleleri görmenizi sağlar.

http://storyflip.blogspot.com/2009/04/sum-of-parts.html

16 Eylül 2010 Perşembe

Neden ikiyüzlüler mükemmel kötü adam olurlar?

Yazarlar, genelde muhalif(karşıt) karakterlerinin mümkün olduğu kadar "bela" olmaları gerektiği konusunda özendirilirler. Seri katiller, megalomanlar, sadistler oldukça etkili karakterlerdir. Elbette, korku ve tiksinti uyandırırlar. Fakat bazen en nefret edilen karakterler daha az şeytansı ve bitmek bilmez bir ikiyüzlülük içindedirler.

Görkemli karşıt karakter çeşitlerini sunan Charles Dickens, iki romanında bize beceriyle bunları gösterir : Kasvetli Ev ve Küçük Dorrit. İki kitap da şüphesiz, kötü karakterleri sunar. Özellikle Kasvetli Ev'deki şantajcı avukat Josiah Tulkinghorn ve Küçük Dorrit'teki Fransız katil Rigaud. İkisi de muhteşem ve tüyler ürpetici karşıt karakterlerdir. Böyle olduğu halde, iki kitapta daha az karşıt oldukları halde daha fazla nefret duyulan karşıt karakterler de vardır, Kasvetli Ev'de Harold Skimpole, bencil bir züppedir. Arkadaşlarını kendi borçlarını ödemek için zorlar ve kendisini bir çocuk kadar masum gösterir. William Dorrit, Küçük Dorrit'in baş karakterinin babasıdır. Kendisinin ve ailesinin borçlular hapishanesindeki geçmişlerini unutmaları konusunda ısrar eder, hatta salıverilmelerini sağlayan insanları bile yüzüstü bırakma derecesine gelir.

Muhtemelen, ne Skimpole ne de Bay Dorrit , Tulkinghorn ve Rigaud kadar zarar vermez ama saygınlık kisvesi altındaki kabahatleri ve adaletsiz tutumları neredeyse onlarınki kadar ağırdır ve suçlanmayı hakeder. Belki onların suçlarının çoğumuzun daha iyi anlayabileceği türden olması, bunlara aşina olmamız bu karakterleri güçlü yapıyordur. Bunlar daha insansı karakterlerdir ve hepsi ilgi çekicidir çünkü onların kötülük cinsleri siyah ve beyaz gibi ayrı değildir. Kendimizle onlar arasında bir bağlantı kurabileceğimiz için belki daha da fazla nefret edilirler.
http://wordplay-kmweiland.blogspot.com/2010/09/why-hypocrites-make-excellent-bad-guys.html

14 Eylül 2010 Salı

Hikayeniz yeterince esrarlı mı?

Sadece şüphe ve esrar değil, gizem sanatı, her türlü hikayenin kalbinde yer alır. "Naming the World" isimli kitabında Bret Anthony Johnston, başarılı yazar olmanın sırrını bir cümle ile özetler.
"Okuyucular bir şey istediğinde bunu onlara vermeyin."
Okuyucuya ne anlatacağımız veya anlatmayacağımız oldukça ustalık isteyen bir iştir. Her hikayedeki gizemin özellikleri, hikayenin talebine göre farklılık gösterir. Yine de yazarın hangi bilgiyi saklaması veya saklamaması gerektiğine dair bazı genel ilkeler vardır.

Başarılı Gizem Tipleri
Ana karakterin bilmesi gereken herhangi bir bilgi. Çoğunlukla okuyucu ve baş karakter aynı gemide olmalıdır. Eğer böyle olursa okuyucu kendisini baş karakter ile birlikte maceranın içinde hisseder.
Doğal olay örgüsünde ilerleme. Gizem olay örgüsünde doğal olarak oluşmalı. Kurgu hayatın aynasıdır. Gerçek hayatta hiç birimiz bir an sonra ne olacağını bilemeyiz. Eğer baş karakter bir uçurum kenarında asılı kalmışsa ve heyelan mevcutsa, okuyucu bu beladan nasıl kurtulacağını bilmek için çılgına döner.
Geçmişteki sırlar. Baş karakter ya da muhalif karakterin geçmişindeki düğümler favori gizemlerdir. Yazarların bu bilgiyi ellerinde tutarak oyun yapabiledikleri alan geçmiştir. Özellikle de hikayenin gözünden anlatıldığı karakterin bu bilgiyi unutması/gözden kaçırması için bir sebep varsa.

Başarısız Gizem Tipleri
Bilinmesi gereken temel bilgi. Karakterin ismi, cinsiyeti veya genel hedefi gibi izleyicinin ilk bölümde öğrenmek istediği giriş bilgilerini saklamayın.
Karakterler arasındaki ortak bilgi birikimi. Ana karakter ve arkadaşları "Bill" adındaki birinden devamlı olarak bahsediyorlar ama hakkında bilgi vermiyorlarsa, okuyucu kendisini dışlanmış hisseder. Baş karakter bir şeyi biliyor ama bunu okuyucu ile paylaşmıyorsa bunun iyi bir sebebi olmalıdır. Yoksa okuyucu kandırıldığını hisseder ve sıkılır.
Olay örgüsü boşlukları ve inanılırlık zafiyetleri. Beşinci bölümde ortaya çıkan ve daha önce hiç bahsedilmemiş bir karakter yüksek binalardan zıplayıp, hızlı giden trenleri durdurabiliyorsa, bir açıklamaya ihtiyaç vardır. İyi bir açıklamanız olmadığı sürece (ya da düzgün ilerleme ve önden gölgeleme yaparak desteklemek) okuyucunun inançsızlığını körükleyecek şüpheleri yerleştirmeyi başarmış olursunuz.
http://wordplay-kmweiland.blogspot.com/2010/09/is-your-story-mysterious-enough.html

16 Temmuz 2010 Cuma

Tema ve Sembolizm ile ilgili 20 soru

Sembolizm

Bir nesneyi, karakteri, kurguyu düşünelim. Basitleştirmek için bir ayakkabı bağını ele alalım. (Aşağıdaki sorularda ayakkabı bağı yerine ister Charlie Chaplin'i ister Paris'i koyabilirsiniz.)

1.Bir ayakkabı bağının hangi kültürel ve tarihsel bağlantıları vardır?
2. Bu ayakkabı bağını diğerlerinden ayıran nedir?
3. Ne gibi negatif ortaklıkları vardır?
4. Ne gibi pozitif ortaklıkları vardır?
5. Hangi ortaklıklar anlatıcının diliyle (sözcük seçimi, ton, vb.)belirtilecektir?
6. Farklı karakterler bunu nasıl kullanacak?
7. Farklı karakterler bunu nasıl tartışacaklar?
8. Hangi sebep olay örgüsüne hizmet edecek?
9. Nerede başladı?
10. Nerede sonlanacak?



Tema

Karakterlerin ne yapacağı ve ne söyleyeceğini düşünün ve anlatıcı eğer bir karakter değilse onun söyleyeceklerini de düşünün.


1.Hangi ahlaki ve manevi ilkeler hikayenizi yükseltecek?
2.Ne çeşit bir çatışma ile karakterleriniz yüzleşmek zorudna kalacak? (Dış ve iç çatışmalar neredeyse tüm temayı belirlerler)
3.Hangi inançları karakterleriniz benimseyecek ya da reddedecek?
4.Hangi davranış modelleri karakterlerinze uyuyor?
5.Hangi günahlar ya da ihlalleri karakterleriniz işleyebilir?
6.Karakterlerinizin sahip oldukları işler?
7.Arkadaşları ve aileleri ile ilişkileri nasıldır?
8.İşlerini tamamlamalarına ya da tamamlayamamalarına ne sebep olur?
9.Büyüme ve gençlik dönemlerindeki şekillendirici tecrübeleri varsa bunları okurlar biliyor mu?
10.Ne çeşit değişimler geçireceklerdir?
Orjinali burada:
http://www.yingleyangle.com/2010/06/20-questions-to-ask-about-symbolism-and.html

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Neden bir önermeniz olmalı?

Bütün hikayeler bir önerme ile başlar (Uzayda bir savaş çıkması, iki insanın aşık olması, bir köpeğin kaybolması) ama sıklıkla ilk tasarımlarımız silik ve şekilsizdir. Bazen önerme olmasa bile olsa "ne olur" sorusu bir önermeye öncülük eder. Küçük bir çocuğun beyni vücuduna göre hızlı büyürse ne olur? (Ender'ın Gölgesi- Orson Scott) Öksüz bir çocuğa bilinmeyen biri tarafından bir servet bırakılırsa ne olur? (Büyük Umutlar- Charles Dickens
Ne olur(What-if) soruları oldukça güçlüdür ama bunları önerme cümleleri haline getiremezsek avantajlarından faydalanamayız.
Bir önermeye sahip olmak için 6 sebep vardır.
1. Tutarlı fikirleri tespit etmenize yardımcı olur.
Bir fikri yoğunlaştırarak ve kesinleştirerek önermeye çevirmek çabuk bir değerlendirme imkanı sağlar. O fikrin hikaye boyunca ayakta kalıp kalmayacağı ile ilgili hızlı bir değerlendirme yapabilmemize olanak sağlar.
2. Önerme cümlesi ana karakteri, merkez çatışmayı ve olay örgüsünü kesinleştirir.
Ne olur sorusu size fikir veriyorsa, önerme cümlesi size hikayeyi verir.
3. Kitabın özünü damıtır. Yaratıcılığın ele avuca sığmaz taşkınlığında, özellikle ilhamın ilk zamanlarında, bütün renkli olasılıklar içinde boğulmak çok kolaydır. Bir hikayenin bir sürü yöne gitme potansiyeli vardır ve en iyisini seçmek zor olabilir.Başka bir yol izlemeye karar vermeden önce hikayeyi bölümlere ayırmak gerekir. Bir önerme cümlesi taslak gibidir. Fikrinizi yazmak hikayeyi hızlandıracak bir sürü mıknatıs taşı sağlar.
4. Önerme, sizi bir sonraki soruya götürür.
Önerme cümlesi size hikayenizin kritik noktasını verdiyse, gelecek adım genellikle bellidir.
5. Hikayenizle ilgili soruları cevaplamak kolay olur. İyi niyetli arkadaşlar, aileniz ve hayranlar "Yeni hikayen ne hakkında?" diye sorarlar ve siz 300 sayfalık bir romanı bir kaç cümle ile açıklamak için kem küm edersiniz. En kolay çözüm onlara önerme cümlenizi söylemektir. Böylece onların meraklarını tatmin etmiş ve hem güvenli hem hazırlıklı görünmüş olursunuz.
6. İşinizi satmanıza yardımcı olur. Bir önerme cümlesi yaratmak işinizi ajanslara (yayınevleri, yapımcılar, tv kanalları) göstermenize hazırlık sağlar. Ajanslar hikayenin kısa, öz ve sürükleyici bir açıklamasını isterler.
Yazının orjinali aşağıda.
http://wordplay-kmweiland.blogspot.com/2010/07/6-reasons-premise-sentence-strengthens.html

9 Temmuz 2010 Cuma

Bir Perde


Hepimiz ikinci perde'deyiz

İkinci perde bitmez


Birinci perdede umutlar vardı

Yetmez


Üçüncü perdeye

Kim-kalır / kim-kalmaz


Belli olmaz

Özdemir ASAF

24 Haziran 2010 Perşembe

Ölü Ozanlar Derneği


Ölü Ozanlar Derneği, N.H. Kleinbaum'un roman olarak yazdığı ve Tom Schulman'ın senaryosuyla 1989 yılı En İyi Senaryo Akademi Ödülü'nü kazandığı klasik eserdir. Eserde ergenlik çağındaki 7 gencin aşırı disiplinli bir yatılı okulda geçen hikayelerinde, okul ve aileler tarafından üstlerine yüklenen başarılı olma sorumluluğu ve ailelerinin seçtikleri geleceği yaşamakla kendi istediklerini yapabilmenin önündeki engeller ve bunlarla başa çıkma yöntemleri anlatılıyor. Okula yeni atanan John Keating önlerinde yeni vizyonlar açarak, şiir dünyasına girmelerini, günü değerlendirebilmelerini ve Walt Whitman'ın dediği gibi hayata "kendi dizeleri ile katılabilmeleri" için farkındalıklarını artırmaya çalışır.


Basitçe olay örgüsünü araştırdım. Film ve kitap arasında fazla fark olmamasına rağmen bir iki ufak ama önemli noktayı yazmayı uygun gördüm.


Todd okula yeni gelmiştir. Okulun en başarılı öğrencilerinden olan abisi ailenin de gözbebeğidir. Todd ailesi tarafından fazla önemsenmemekte, çekingen ve güvensiz bir çocuktur. Çok sessiz konuşur. Yalnız kalmayı sever. Neil derslerinde çok başarılıdır, grubun lideri konumundadır. Babası çok otoriterdir ve devamlı onun için annesi ile birlikte yaptıkları fedakarlıklardan bahseder. Cameron patavatsızdır ve düzene karşı çıkmaktan korkmaktadır, mızıkçıdır. Knox Chris'e aşık olur. Knox ve Charlie zengin ailelerin çocuklarıdır. Charlie eğlenceye düşkün, yeniliklere açık, öncü ve aşırı güvenli bir çocuktur. Meeks ise Latince konusunda çok başarılı, yardımsever, sıcakkanlı bir çocuktur. Pitts ise çok belirgin bir karakter değil.


1. Okulun açılış günü, karakterlerle tanışma.

2.Todd ve Neil'in oda arkadaşı olduğunu öğreniriz.

3. Neil'in babası gelerek yıllık komitesinden çıkmasını ister. Neil karşı çıkmaya çalışır ama başarılı olamaz ve vazgeçer. Konuşmalardan tüm öğrencilerin, ailelerinin istediklerini yapmaya mecbur kaldıklarını anlarız.

4.Okulun ilk günü. Okuldaki dersler ilk günden çok ağırdır. Dersler bunaltıcıdır, öğretmenler aşırı disiplinlidir, ödevler ve raporlar yoğundur. Edebiyat dersine geldiklerinde ise John Keating'in sıradışı ders anlatma biçimiyle karşılaşırlar.

5.Knox babasının arkadaşı olan Danburry'lere yemeğe gider. Orada Danburry'lerin oğlu Chet'in kızarkadaşı Chris'le tanışır ve ona aşık olur.

6.Neil Keating'in eski yıllığını bulur. Ölü Ozanlar Derneği'ni öğrenir. Derneği tekrar kurarlar.

7. Neil odasında Keating tarafından bırakılmış dernekte okunan kitabı bulur.İlk dernek toplantısı yapılır.

8.Knox okuldan kaçarak Chris'i görmeye gider ama onu Chet'le öpüşürken görür ve konuşamadan geri döner. Neil oyunculuk seçmelerine katılmaya karar verir.

9.Todd, Keating'in yardımıyla derste çekingenliğini yener ve herkesi etkiler. Neil seçmelere katılır ve istediği rolü alır. Knox Chris'e telefon eder. Chris onu Danburry'lerdeki partiye davet eder.

10.Knox partide Chris'e asıldığı için Chet'ten dayak yer. Todd'un doğumgünüdür ve ailesi geçen doğumgününde aldıkları hediyenin aynısını yollamışlardır. Neil onu teselli eder.

11.Charlie okul çevresinde oturan iki kızla birlikte dernek toplantılarının yapıldığı mağaraya gelir ve şiir okuyarak onları etkiler. Knox Chris'i şiir yazarak etkilemeye karar verir.

12.Welton gazetesine yazdığı yazı sonrası, yapılan soruşturmada müdürle dalga geçerek kendini açık eder ve ağır bir ceza alır.

13.Keating çocuklardaki isyan etme isteğinin kontrolden çıktığını farkeder ve bazı durumlarda otoriteye ve düzene durum icabı saygı gösterilmesi gerektiğini anlatan "Şüpheli Sosyete Güzeli" konuşmasını yapar.

14.Neil'in babası oyunda oynayacağını duyar ve bunu yasaklar. Neil, Keating'ten yardım ister. Keating babası ile konuşması ve ona oyunculuk hakkındaki duygularını açıklaması gerektiğini söyler.

15.Knox Chris'in okuluna gider. Chris konuşmayı kabul etmez. Knox sınıfa girer herkesin önünde Chris'e yazdığı şiiri okur ve geri döner.

16.Neil, Keating'e babası ile konuşup, konuyu hallettikleri yalanını söyler.

17.Chris Knox'u görmeye Welton'a gelir. İyiliği için kendisinden uzak durması gerektiğini söyler. Knox bir şans ister ve beraber oyuna giderler.

18.Neil çok başarılı bir performans sergiler. Sırasını beklerken perde arkasından babasını görür.

19.Oyun bitince babası onu bir tutuklu gibi eve götürür. Evde onu Welton'dan alıp askeri okula vereceğini söyler. Neil itiraz etmek ister ama yine karşılık bulamaz. Çaresizdir.

20. Ailesi yattıktan sonra Neil babasının silahını alır ve intihar eder.

21. Okulda soruşturma başlatılır. Cameron Keating'i ve derneği ele verir. Charlie ona yumruk atar ve bunun sonucunda okuldan atılır.

Filmle kitap arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkıyor. Kitapta tüm çocuklar ailelerinin ve okul yönetiminin zoru ile Keating'in okuldan atılmasına sebep olacak dilekçeye imza verirken Todd herşeyi reddeder ve ailesine ve otoriteye karşı ilk kez sesini yükseltir. "Siz beni umursamıyorsunuz ama o umursuyor" der. Filmde ise böyle bir sahne gözükmüyor.

22. Keating eşyalarını toplamak için sınıfa girer. O sırada okul müdürü Keating'in çocuklara yırttırıp attırdığı sayfayı çalışmaktadırlar. Todd Keating'e açıklama yapmak ister. Müdür tarafından susmazsa okuldan atılmakla tehdit edilir. Todd bunu dinlemez ve sıraların üstüne çıkarak Keating'e Hey Kaptan! Bizim Kaptan! selamını verir. Ardından diğer öğrenciler de aynı şekilde veda ederler. Çocuklar hem masaların üstüne çıkarak Keating'in onlara öğrettiği hayata değişik açılardan bakabildiklerini gösterirler hem de otoriteye gerektiğinde karşı çıkabildiklerini.

Hikaye ağır sorumluluk altında yaşayan gençlerin kendi yollarını bulmaları sırasında önce yaşadıkları sıkıntıyı, sonra değişmeye başlamalarını, özgürleşmelerini ve en son da bunun için ödedikleri bedelleri anlatır.

Akılda kalanlarsa:

"Sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir."

"Sana değil sana doğru gülüyoruz."

"Bu güç oyunu sürüp giderken,

Sen de katılırsın belki birgün, kendi dizelerinle." Walt Whitman

Hoi Polloi: (Latince) sürü

Nuwanda

Hey Kaptan!Bizim Kaptan!


9 Haziran 2010 Çarşamba

Kader?


07 Haziran 2010 tarihinde basında yer alan haberlere göre, “Marmara depreminin ardından Sakarya'nın Akyazı ilçesinin Fatih, Cumhuriyet ve Konualp Mahalleleri’nde Kuzey Anadolu Fay hattının geçtiği 2 bin 850 metrelik hattın her iki tarafında 75’er metreden olmak üzere 150 metre genişliğinde koruma bandı, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın kararıyla her iki taraf için 10’ar metreye indirilmiştir.”



4 Haziran 2010 Cuma

Nâzım


İnsan

ya hayrandır sana, ya düşman.

Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun

ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...

3 Haziran 2010 Perşembe

11 Mayıs 2010 Salı

Jorge Louis Borges

"Lâtif cinsten korsanlardan söz edilmeyegörsün, korsan kılığına girmiş olmalarına karşın ev kadını oldukları bir bakışta anlaşılan hanımların, kartondan tuzlu deryalarda tepindikleri küflenmiş bir müzikal komedinin mahalle tiyatrolarından birindeki içler acısı sahnelenişi akla gelir hemen."
Kadın Korsan Dul Çing

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Piyes Yazma Sanatı-Lajos Egri /7

9. Değişim

Her yaşamda iki ana kutup vardır; doğum ve ölüm. Bu iki kutup arasındaki bir takım geçişler, değişimler yer alır;

doğum-bebeklik

bebeklik- çocukluk

çocukluk-gençlik

gençlik-erginlik

erginlik-ortayaşlılık

ortayaşlılık-yaşlılık

yaşlılık-ölüm.

"Gerçekleşmesi engellenen tutku" ile "küskünlük" arasında bir geçiş /değişim vardır. Çoğu yazar, tepkinin hemen kendini göstereceğini sanarak, bu kutupların birinden ötekine hiç duraksamadan atlayıverirler. Küskünlük kendiliğinden de meydana gelse, tepki bir takım küçük küçük dönüşümlerle, değişim/geçiş'ten doğar. Bir değişim/geçiş'i gözlemlerseniz karakteri daha iyi anladığınızı göreceksiniz.

10. Kriz, Düğüm/ Doruk Noktası, Çözüm

Doğum sancılarında kriz vardır ve doğumun kendisi düğüm/doruk noktasıdır. Sonuç ister yaşam olsun, ister ölüm, çözüm olacaktır.

Romeo ve Juliet piyesinde Romeo, sevgilisi Rosalind'i bir kere görebilmek için yüzüne maske takarak nefret ettiği Capulet'lerin evine gider. Orada öyle güzel, öyle büyüleyici bir kız görür ki, birden çarpılır ve deli gibi aşık olur (kriz). Sonra da Juliet'in ailesinin can düşmanı Capulet'lerin varisi olduğunu öğrenir (düğüm/doruk noktası). Mrs. Capulet'nin yeğeni Tybalt, Romeo'yu teşhis edince, onu öldürmeye kalkar (çözüm).

Bu arada Juliet de Romeo'nun Romeo olduğunu öğrenir ve gider, derdini aya, yıldızlara anlatır. Juliet'İn aşkıyla beyninden vurulmuşa dönen Romeo yaklaşır, onun anlattıklarına kulak verir (kriz). Evlenmeye karar verirler(düğüm noktası). Ertesi gün, Romeo'nun dostu rahip Lawrence'ın hücresinde evlenirler (çözüm).

Gündüzün geceyi izlemesi gibi her perdede kriz, düğüm ve çözüm birbirini izler.

Henrik İbsen'in Bir Bebek Evi piyesinde ise, Krogstad'ın Nora'yı, Helmer'ın işini elinden almasına engel olması yönünde tehdit etmesi krizdir. Helmer'ın Krogstad'ı işinden alıkoyması düğüm/doruk noktasıdır. Nora'nın boyun eğmesi çözümdür.

Bir Bebek Evi'nde düğüm, önermenin içinde yer alır: "Karı-koca arasındaki eşitsizlik, mutsuzluğa neden olur." Piyesin sonunu bilen yazar, bu önermeyi kanıtlayacak olan karakterleri bilinçli bir seçimle saptamıştır. Tek bir sahne, önermenin sahneye ilişkin sergilenmesi ile karakter sergilemesini, çatışmayı, geçişi, krizi, düğümü ve çözümü içerir. Bu işlem piyesteki sahneler sayısınca da, yükselen bir çizgi doğrultusunda yinelenmiş olmalıdır. Her sahnenin, karakterler arasındaki çatışma ile açıklanan kendine özgü önermesi vardır. Kriz, dönüm noktasıdır; aynı zamanda, sonucu şu veya bu şekilde kesinlikle belirleyici bir değişikliğin meydana gelmesi olasılığını içeren bir durumdur.

7 Mayıs 2010 Cuma

Piyes Yazma Sanatı-Lajos Egri /6

6. Dönüşüm

İlk bakışta bir fırtınayı bir çatışma sayabiliriz. Bizim fırtına ya da kasırga dediğimiz şey, birbirinden daha büyük ve daha tehlikeli yüz binlerce küçük çatışmaların birikip birleşerek krize dönüşmeleri, sonunda da doruk noktasında patlamaları olayıdır. Bu olay, fırtına öncesindeki sessizlik ve durgunlukta olgunlaşır. Durgunluğun son anında, fırtına ya daha azgınlaşmak üzere hazırlığını sürdürür ya da olanca şiddetiyle patlar.
Bir piyeste her çatışmayı bir başka çatışma izler. Her yeni çatışma da bir öncekinden daha gerilimli, daha güçlüdür. Piyes amaçlarına erişmek için çabalayan karakterlerin yarattıkları çatışmanın itmesiyle ileri doğru hareket eder. Ulaşılmak istenen amaç, önermenin kanıtlanmasıdır.

7. Olasılı Çatışma

Olasılı çatışma, tiyatro dilinde " gerilim" demektir. Olasılı bir çatışmadan söz ettiğiniz taktirde, konunun can alıcı noktasını belirlediniz, seyirciye bir vaatte bulundunuz demektir. Pek çoğumuz yapmacıklığa saparak gerçek benliğimizi dünyanın gözünden gizler, çatışmanın baskısı altında gerçek karakterleri açığa vurmak zorunda kalan kimselerin başına gelen olaylara gözlerimizi dikeriz. Olasılı çatışma henüz çatışma olarak gerçekleşmese de, biz bu olasılığın gerçekleşmesini sabırsızlıkla, coşkuyla bekleriz. Başkalarının ya da kendi benliklerimizin açığa vurulması herkesin olağanüstü ilgi odağıdır.

8. Saldırı Noktası

Bir piyes, çatışmanın tam krize yöneldiği noktadan hareket etmelidir ve içindeki karakterlerden en az birinin, yaşamında bir dönüm noktasına geldiği yerden başlamalıdır. Bir piyes, çatışmayı hızlandıracak bir kararla başlamalıdır.

Piyes Yazma Sanatı-Lajos Egri /5

III- ÇATIŞMA

1. Eylemin Kökeni

Güneşin altında hiçbir eylem yoktur ki, yalnızca bir tek kökenden doğmuş, bağımsız bir sonuç olsun. Her şey bir başka şeyden doğar; eylem kendi kendine var olamaz. Her eylem başka bir eylemden ya da etmenden doğar.

2. Neden ve Etki

Çatışma dört ana bölüme ayrılır. Statik, Sıçrama, Gelişim, Olasılı Çatışma.

Bütün çatışmalar saldırı ve karşı saldırıdan oluşur. Çatışmanın şiddetini piyesin kahramanı durumunda bulunan üç boyutlu bireyin istenç gücü belirler. Tutku herkeste bulunabilir; ama o tutkunun harekete geçip geçmemesi, köklenip dal budak salıp salmaması, kişinin fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik koşullarına bağlıdır. Çatışma karakterden doğmaktadır. Eğer çatışmanın yapısını bilmek istersek, önce karakterin yapısını bilmemiz gerekir. Karakter, çevrenin etkisi altında kaldığına göre, çevreyi de bilmemiz gerekir.

3. Statik Çatışma

Bir piyeste karar verme gücünden yoksun karakterler çatışmanın statik olmasına sebep olurlar. Hiçbir şey istemeyen ya da ne istediğini bilmeyen bir kimseden, gelişen bir çatışma yaratmasını bekleyemezsiniz. Hiçbir diyalog, en ustaca yazılmış olanı bile , çatışmanın gelişimine yardımcı olmadıkça, piyesi ileri götüremez. Yeni yeni çatışmalar bir ilk çatışmadan doğabilir ve ilk çatışma da piyesin önermesinin belirlediği amaca ulaşma doğrultusundaki bilinçli çabadan doğar.
Bir piyesin yalnızca bir büyük önermesi olabileceği gibi, piyesteki her karakterin de birbiriyle çatışan kendi önermeleri vardır. Görünür, görünmez bütün güçler çarpışacak, vuruşacak elbet. Önemli olan, bütün bu güçlerin ve çarpışmaların, piyesin yaşam çizgisini, temel önermesini geliştirmesidir.

4. Sıçrama

Eğer karakterler, aradaki basamaklarını dikkate almadan bir durumdan başka bir duruma geçerlerse bu sıçrama yolu ile oluşan bir çatışmadır ve de piyesiniz bu çatışmadan zarar görür. Bir önerme üzerinde karar kıldığınız andan itibaren yazar da karakterler de o önermenin tutsağı olmuş demektir. Her karakter bilmeli ki ve hissetmeli ki önermenin yapılmasını istediği eylem yapılacak olan tek eylemdir.
Kışla yaz arasına nasıl ilkbahar ve sonbahar girerse, karakterlerin durumları arasında da böyle olmalıdır.

5. Gelişme

Gelişmeli çatışma, açık seçik önerme ile, yerli yerine oturtulmuş, üç boyutlu ve aralarında sıkı bağlar bulunan karakterlerin ürünüdür. İyi bir piyeste;
a.Karşıtların birliği
b.İyi çizilmiş ve güçlü inançlarla donatılmış karakterler vardır.
Gerilim, uzlaşmaz karakterlerin kıran kırana savaşımı ile elde edilebilir. Önerme, amacı göstermeli; karakterler de, eski Yunan Tiyatrosu'nda Yazgı'nın yaptığı gibi, bu amaca doğru itilmelidir. Karakterlerin demir istençleri vardır.
Orgon (Tartuffe) - azgınca hoşgörüsüzdür.
Iago (Othello) - acımasızdır.
Hamlet - cesurca inatçıdır.
Helmer (Bir Bebek Evi) - kaskatı şekilde dürüst ve aşırı gururludur.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Piyes Yazma Sanatı-Lajos Egri /4

7. Karakterler Kendi Yazgılarını Kendileri Yaratır
8. Eksen Karakter: 
Eksen karakter, baş kişidir. Önde giden yol gösteren kişidir. Çatışmayı yaratan, piyesi ileri doğru hareket ettiren, eksen karakterdir. Eksen karakter ne istediğini bilir.
Othello - Iago
Bir Bebek Evi- Krogstad
Tartuffe- Orgon
Eğer bir kimse iyi bir eksen karakter olacaksa, yaşamda her zaman her şeyin üstünde tuttuğu bir takım istekleri, ilkeleri olmalıdır: öç almak, onur, tutku vb. gibi.
İyi eksen karakter, yaşamını tehdit eden son derece ciddi bir tehlike ile karşı karşıya bulunmalıdır.
Herkes eksen karakter olamaz. Korkusu isteğinden büyük olan; her şeyi yutan , yıkıp yok eden bir tutkusu olmayan ya da karşı çıkma gücünden yoksun, sabırlı, uysal kişi, iyi bir eksen olamaz.

Eksen karakter zorunlu olarak saldırgandır, ödün vermez ve de acımasızdır.
Eksen karakter, yalnızca, içsel ya da dışsal bir zorunluluğun baskısı ile eyleme itildiği için eksen karakter olur. Böyle bir karakterin yaşamını tehdit eden bir sorunu; onur, sağlık, para, koruma, öç alma ya da güçlü bir tutku gibi dertleri olması gerekir.

Eksen karakterin gelişimi, öteki karakterlerde görüldüğü gibi, geniş bir zaman kesitinde gerçekleşemez. Sözgelimi, öteki karakterler, nefretten aşka ya da aşktan nefrete doğru yavaş yavaş gelişebilir. Fakat eksen karakter bu yavaşlığı göstermez. Çünkü piyes başladığı anda eksen karakter çoktan kuşkuya kapılmış ya da öldürmeyi planlamıştır. Kuşkudan kalkan ve sadakatsizliğin bulgulanmasına vardıran yol sadakatten sadakatsizliğe götüren yoldan çok daha kısadır. Bu nedenle ortalama bir karakter aşktan nefrete eğer on adımda varıyorsa, eksen karakter aynı sonuca dört, üç, iki hatta tek adımda bile varabilir.
9. Karakterin Dağıtımı: Bir piyes için iki yalancı, iki hırsız seçilebilir; ancak bunların mizaçları ile felsefelerinin ve konuşmalarının birbirinden farklı olması gerekir ki bir çatışmadan sözedilebilsin.
Dağıtım karşıtlıkları iyi belirlenmiş, ödüne yanaşmayan, çatışma içinde bir kutuptan ötekine doğru hareket eden karakterleri gerektirir.
Her büyük dünüşüm bir takım küçük dönüşümlerden oluşur.

10. Karşıtların Birliği: Karşıtların birliğinde uzlaşmaya yer yoktur. Oyunun ortasında tarafların barışma ihtimalleri yoktur. Aralarındaki anlaşmazlık ancak kavga ya da ölümle giderilebilecek ölçüde derin bir nedene dayanmaktadır.
Bir Bebek Evi'nde Nora ile Helmer: aşk, yuva, çocuklar, yasa, toplum ve istek gibi birçok nedenle birleşmişlerdir. Bununla birlikte ikisi de birbirine karşıt yaradılışta kişilerdir. Bireysel karakterleri gereğince bu birliğin parçalanması ya da ikisinden birinin ötekine kölece boyun eğmesi böylece de kişiliğinin yokolması gerekmektedir.

Önermenizi saptadıktan sonra, en iyisi -gerekirse sınamadan geçirerek- piyesinizde yer vereceğiniz karakterlerin aralarında karşıtların birliği var mı, yok mu, ilk işiniz bunu belirlemek olmalıdır. Eğer, söz konusu karakterleri karşı karşıya getiren bu güçlü, bu koparılması olanaksız bağ olmazsa, piyesinizdeki çatışma da hiçbir zaman doruk noktasına ulaşamaz.

Piyes Yazma Sanatı-Lajos Egri /3

4. Karakterin Gelişimi: Doğadaki her şey -insan varlığı da- o şeylerle birlikte değişir. On yıl önce cesur olan bir insan, birçok nedenlerden ötürü, bugün korkağın biri haline gelmiş olabilir. Söz konusu nedenlerden birini şöyle sıralayabiliriz: Yaşlılık, fiziksel çöküntü, parasal durumda meydana gelen değişiklik (geçirilmiş bir kaza, hayal kırıklıkları B.P.Ç)
Bir karakter kimliğini çatışma sırasında ortaya koyar; çatışma bir kararla başlar; karar ise, piyesinizin dayandığı önermeden doğar. Karakterin kararı zorunlu olarak bir başka kararı, söz konusu karaktere karşı veya düşman olan karakterin kararını harekete geçirir. Piyesi, önceden saptanan yol boyunca yürütüp varış noktasına ulaştırarak yazgısını belirleyen de bu birbirinden doğan kararlardır. Önceden saptanan yol, piyesin dayandığı önermedir. Piyesin yazgısı ise, bu önermenin kanıtlanmasıdır.
Hangi yazın türünden olursa olsun, temel bir değişim sürecinden geçmeyen karakter kötü çizilmiş bir karakterdir.
İnsan, basit de olsa, bir karar vermeden önce çeşitli baskıların sürecinden geçmektedir; bu baskıların başlıcaları fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik grupta toplanabilir. Bu üç baskı gücünden sayısız bileşimler meydana getirebilirsiniz.
Gelişim bir karakterin içine düştüğü çatışmada, o çatışmaya gösterdiği tepkidir.

5. Karakterin İstenç Gücü: Zayıf karakter bir piyesin üstlendiği çatışma yükünün altından kalkamaz. Başlangıçta zayıf olduğu halde olaylar ilerledikçe güçlenen bir karakterle yola çıkabiliriz ya da tam tersi, başlangıçta güçlü olduğu halde, uğradığı çatışmalar nedeniyle giderek zayıflayan bir karakterle işe girişebiliriz. Bu ikinci olasılıkta önemli olan nokta, söz konusu güçlü karakterin, olayların içinden güçsüzleşerek geçmesi ve giderek ezilip aşağılanmaya bile katlanabilecek güçte olması gerektiğidir.
Zayıf karakter nedir? Zayıf karakter, savaşma gücünden yoksun karakterdir. Gerçekten zayıf karakter yapısına sahip kişi, baskıyı yeterince hissetmediği için ya da herhangi bir sebeple savaşmaya gerek görmeyen/eyleme geçme kararını veremeyen kişidir.
Güçlü karakter nedir? Çelişki, çatışmanın özüdür ve bir karakter, amacına ulaşma uğrunda kendi içsel çelişkilerini yenebildiği zaman, biz ona güçlü karakter deriz.

6. Olaylar Örüntüsü ya da Karakter Hangisi? Yazar ilkin eylemi planlamamış olsa da, her büyük yazınsal yapıt karakterden doğup gelişir. Karakterler yaratılır yaratılmaz, egemenliği ve önceliği ele geçirirler; bu yüzden de eylemi, onlara uyacak şekilde yeniden biçimlendirmek zorunluluğu başgösterir.
"Piyes yazarı, yaratacağı her durumdan önce, kendisine şu üç soruyu sormalıdır: Ben ne yapmalıyım? Ötekiler ne yapmalı? Yapılması gereken nedir?" George P. Baker

Bir durumda ne yapılması gerektiğini, o durumu yaratan karakterden başka herkese sormaya kalkmak garip olmaz mı? Niye karaktere sorulmuyor? Yapılması gerekeni herkesten daha iyi bilme durumunda olan odur. Olaylar örüntüsünü karakter yaratır, karakteri olaylar örüntüsü değil. Sonuç olarak ikisi de birbiri olmadan var olamazlar.

Piyes Yazma Sanatı-Lajos Egri /2

II-KARAKTER
1. Karakterin Temel Yapısı: 
Her nesnenin üç boyutu vardır; derinlik, yükseklik, genişlik. İnsanın bunlardan başka üç boyutu daha vardır. Fizyolojik, sosyolojik, psikolojik. Bir insanı incelemeye kalktığınızda, onun; nazik, dindar, dinsiz, ahlaklı, ahlaksız olup olmadığını bilmek yetmez. Niçin öyle olduğunu veya olmadığını da bilmek zorundasınız. O insanın karakteri niçin boyuna değişiyor ve neden o istemese de değişmek zorundadır?

a. Fizyolojik Boyut

a.1. Cinsiyet
a.2. Yaş
a.3. Boy ve kilo
a.4. Saç, göz, cilt rengi
a.5. Tavır, hareket, duruş
a.6. Görünüş
a.7. Kusurlar
a.8. Kalıtım

b. Sosyolojik Boyut
b.1. Sınıfı
b.2. Uğraşı
b.3. Eğitimi
b.4. Ev yaşamı
b.5. Dinsel inanç
b.6. Irk, milliyet
b.7. Çevre içindeki yeri
b.8. Hoşlanılan şeyler, meraklar

c. Psikolojik Boyut
c.1. Cinsel yaşam, ahlaksal ölçütler
c.2. Kişisel davranışa yön veren güçler (önermeler), tutku
c.3. Umduğunu bulamama düş kırıklıkları
c.4. Mizaç: sinirli, uysal, karamsar, iyimser
c.5. Yaşama karşı tutum: Ezik, saldırgan, savaşkan
c.6. Kompleksler: Saplantılar, yasaklar, batıl inançlar...
c.7. İçedönük, dışadönük, ikisinin ortası
c.8. Beceriler

c.9. Nitelikler: Düş gücü, yargı gücü, beğeni denge
c.10. Zeka Düzeyi
2. Çevre: Bir karakter, kendi fiziksel yapısı ile çevresinin üzerinde yaptığı etkilerin toplamıdır. Çevremizle ilgili değişen herşey karakteri de değiştirir. Sağlık, ekonomik durum, mutluluk... Doğada statik birşey yoktur, hele insanda hiç yoktur. Yaşam değişimin kendisidir.


3. Diyalektik Yaklaşım: Diyalektik kelimesinin anlamı ikili konuşmadır. Bir önerme ortaya atılır, buna karşıt başka bir önerme ileri sürülür, ikinci önermenin ışığında birinci önerme düzeltilerek yeni bir önermeye varılır. Bu çıkarım sonsuz değişim gösterir. Tez - antitez - sentez.
Hareket eden her şey zaman içinde kendisini olumsuzlar. Kendi karşıtına dönüşür. Yeni yaşam eski yaşamdan doğar.


Piyes Yazma Sanatı-Lajos Egri /1

En iyi öğrenme biçimi paylaşmaktır. Ben de daha iyi öğrenmek için bu konuda okuduğum kitaplardan çıkardığım özetleri paylaşmaya karar verdim...

I-ÖNERME

Her eylemin bir amacı , her koşunun bir hedefi olmalıdır. Önerme, evvelce tasarlanan ya da saptanan öneri ; tartışmaya temel olan bir görüştür; belli bir sonuca götürmek üzere ileri sürülmüş ya da benimsenmiş bir öneridir.

Aristo karakterin önemini yadsır;

" Hepsinden önemlisi, insan değil; olayların, eylemin ve yaşamın örüntüsüdür."

Lope de Vega ise;

"Önerme olmalı ve önermede karakter, çatışma ve çözüm olmalı" der. Örnek: Cimrilik insanı yıkıma götürür.

1. Perdede sorun ortaya konur.

2. Perdede olaylar örüntülenir ve sonuç 3. perdenin ortasına kadar belli olmaz.

3. Perde sonunda çözümlenir.



İki temel soru sorulur.

1. Nasıl

2. Niçin = Ne kadar açıklanırsa o kadar iyi eser olur.



Bazı eserlerin önermeleri;

Romeo ve Juliet- Büyük aşk ölüme bile meydan okur.

Kral Lear- Körü körüne güven, insanı mahva sürükler.

Macbeth- Acımasız tutku, sonunda kendini mahveder.

Othello- Kıskançlık yalnız sevileni değil, seveni de mahveder.

Hortlaklar- Babaların günahları çocuklarına da bulaşır.

Dead End- Yoksulluk, insanları suça iter.

Excursion- Gerçekten korkup uzaklaşmaya kalkmak, insanı düş kırıklığına uğratır.

Juno and The Paycock- Savrukluk, yıkıma götürür.
....
Önerme yazarın kendi inancı olmalıdır. Asla sözlü olarak açıklanmamalıdır. Ayrıca bir önerme şunları kapsamalıdır: karakter, çatışma, çözüm.
Önerme bir kavramdır, bir piyesin başlangıcıdır, hareket noktasıdır. Önerme bir tohumdur; bu tohumdan ağaç ya da bitki üreyip gelişir. Önerme yaralı bir başparmak gibi göze çarpmamalı, çatışmayı mekanik hale getirip karakterleri kuklaya dönüştürmemeli. İyi kurgulu bir öyküde önermenin nerede olduğunu, öykünün ya da karakterin nerede harekete geçtiğini kestirmek olanaksızdır.


NOT:Perdeden kasıt oyunda ya da filmde verilen aralar değildir, ben öyle sanmıştım. Basitçe giriş, düğüm ve çözüm bölümleri olarak açıklayabiliriz. :)

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Balkon

Her cümlesi bir şiir mısrasına denk bir öykü Hasan Ali Toptaş'ın Balkon isimli öyküsü. Çok azını buraya koyuyorum ama mutlaka okunmalı hem de defalarca... Saygılar kendisine...
------
Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk.
------
O gün Tanrı'nın, kendine sorduğu en zor bilmeceydin sen; ve ben, çözmek bana düşmüş gibi sevinçliydim.
------
Kuşlar geçiyordu çay tepsisinin ışıltılı gümüşünden; ötüşlerinin yarısı balkonumuza dökülüyordu, yarısı tankların üstüne.
------
Gene de içtiğim çaylara bir çift balkon atıyorum.
------
Çırpınan buharlar ellerini silmiş zamanın gözlerinden.

Hasan Ali Toptaş-Balkon-Ölü Zaman Gezginleri 1993
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...